1 Mayıs 2010'da gerçekleşen ve 200 bin kişinin katıldığı mitingde Türk-İş Genel Başkanı Mustafa Kumlu söz aldığında kalabalık bir işçi grubunun yuhalamasıyla karşılaştı. İşçilerin ifade ettiği tepki nedensiz değil kuşkusuz. Bu nedenleri de biliyoruz zaten; işçiler kendilerine daha çok sahip çıkan bir sendika liderliği istiyor, özlüyor. Bu isteği Tekel, İtfaiye, Esenyurt Belediyesi işçileri yani bizzat Türk-İş üyesi işçilerin ifade etmesi tesadüf değil. İSKİ'de örgütlü bulunan ve Mustafa Kumlu'nun başkanı olduğu Tes-İş sendikasının işten atılan yüzlerce işçiye sahip çıkmamış olmasına İSKİ işçisinin tepki göstermesi haksız değil. Dolayısıyla en çok işçiyi üye olarak bünyesinde toplayan Türk-İş konfederasyonunun başkanına tepki gelmesi son derece olağan.
Bu tepkinin biçim olarak yuhalamak, pet şişe atmak, bayrak ve flamaların plastik çubuklarını fırlatmak "şık" sayılmayabilir. Ancak işsizliğin ve 4 C çalışmanın yanında bunlar gülün dikeni sayılır. Kürsüye çıkıp kendi sorunlarını anlatmak isteği ise, zaten konfederasyonların en başından yapması gereken bir iş olmalıydı. Kürsüde Tekel işçilerine, itfaiye veya belediye işçilerine görev ve söz verilebilirdi. Ama yapmadılar.
İşçiler de kürsüye çıktılar ve sözlerini söylemek istediler. Söylediler de. İşçileri görüp kaçan başkanlar oldu; kaçmayanlar oldu. Nitekim kürsüye çıkanlar sayesinde KESK ve DİSK başkanları uzun uzun konuşabildiler.
|
|
Devamını oku...
|
|
Ücretleri düşük tutarken çalışma saatlerinin arttırılması, kapitalisti sömürünün en vahşi ve insafsız yöntemlerinden biridir. Bu yöntem son yıllarda yaygın olarak uygulanmakta ve bu durum patronlar ve siyasi iktidarlar tarafından, uluslar arası piyasalarda rekabet edebilmek adına, savunulmaktadır. Patronlar, çalışma koşullarını olabildiğince esnek hale getiren İş Kanununu yeterli görmemekte, ona uymamakta ve yasayı sürekli ihlal etmektedirler. İşçiler ise ya yasaları bilmediklerinden ya da “patrona karşı çıkarsam işte atılırım” kaygısıyla bu duruma boyun eğmektedirler.
HAFTALIK NORMAL ÇALIŞMA
Yasa, haftalık normal çalışmayı 45 saat olarak belirlemiş ve yedi günlük çalışma haftası içinde bir gün (kesintisiz 24 saat) izin kullanılmasını zorunlu tutmuştur. Günde 11 saatlik çalışmayı geçmemek üzere, patronlar haftalık 45 saatlik çalışmayı günlere istedikleri gibi dağıtabilir. Çalışma sırasındaki ara dinlenmeleri çalışma süresinden sayılmaz. Örneğin, işçi saat 08 de işbaşı yapıp, bir saatlik öğle yemeği molası veriyor ve 18 de işyerinden ayrılıyorsa, 10 saat değil, 9 saat çalışmış sayılmaktadır. Yasaya göre bir günlük en fazla çalışma 11 saat olabilir ve işçiye bir gün içinde kesintisiz 12 saat dinlenme hakkı tanınmaktadır. Yani işçi, sabah 8 de işbaşı yapıp, akşam 8 de işten ayrıldığında (bu süre içinde bir saatlik ara dinlenmesi kullanması halinde) yasa ihlal edilmiş olmuyor. Bu, aynı zamanda günlük azami çalışma süresini gösteriyor. Yukarıda belirttiğimiz gibi haftalık 45 saati geçmemek üzere, patron işçileri haftanın üç günü 11 er saat, diğer üç günü ise toplam 12 saat çalıştırıyorsa, yasaya uymuş oluyor; işçilerin 11 saat çalıştıkları günler için fazla mesai isteme hakları doğmuyor. Özetle, patron eski yasada olduğu gibi haftalık 45 saatlik çalışmayı 7,5x6 şeklinde düzenlemek zorunda değil.
|
|
Devamını oku...
|
HER YERDE EYLEM, SÜREKLİ MÜCADELE
12 Mart muhtıra darbesinin ardından, 14 Ekim 1973 tarihinde yapılan seçimleri, işçilerin çoğunluğunun da desteklediği ve DİSK’in oy verilmesini istediği, CHP kazandı. Seçimlerin ardından işçi eylemlilikleri de başladı. Eylemler içinde, toplu sözleşme uyuşmazlıkları sonucu ortaya çıkan grevlerin yanısıra, sendikalaşma hakkının ya da sendika seçme özgürlüğünün engellenmesi sonucu ortaya çıkan direnişler geniş yer tutuyordu. İşçi hareketleri yeniden canlanırken, 1974 Temmuzunda gerçekleştirilen Kıbrıs Harekatı’nın ardından ilan edilen sıkıyönetim nedeniyle grevler ertelendi. DİSK, Harekatı desteklediği gibi işçileri, devletin Savaş Fonuna birer brüt yevmiye ile katılmaya çağıran bir kampanya açtı. Tam da bu sırada, İskenderun Demir Çelik Fabrikası’nın inşaatında çalışan on bin işçinin sendikalaşma ve sendikalarını özgürce seçebilmek için direnişe geçmesi üzerine, DGM 60 işçiyi tutukluyordu. Yıl sonuna doğru, sınıf hareketliliği artarken, fazla mesai ücretlerini alamayan 2000 polisin de direnişe geçmesi ilginçti.
|
|
Devamını oku...
|
|
Zonguldak’ta taş kömür işletmelerine ait olan ancak taşeron bir firmanın işlettiği maden ocağında 17 Mayıs’ta patlama meydana geldi. Grizu patlaması sonucu 11 işçi yaralı kurtarılırken, yerin 540 metre altında çalışan 30 işçiye günlerce ulaşılamadı. Nihayet işçilere ulaşıldığında ise hiçbiri hayatta değildi. Zonguldak’taki facia ile birlikte bu yıl 66 işçi maden ocaklarındaki işçi katliamlarına kurban gitti. Yaşanan her faciadan sonra maden ocaklarındaki ihmaller konuşulurken yetkililer ölümleri kadere bağlamaya, işçiler de zorunlu mesailere, kölelik koşullarında yaşamaya ve kaçınılmaz olarak ölmeye devam ediyor.
|
|
Devamını oku...
|
|
2010 yılı 1 Mayısının en önemli özelliği, 32 yıl aradan sonra, 1977 1 Mayısını da aşan bir kitlesellikte İstanbul’da Taksim Alanında kutlanmasıdır. Bu olgu, ülkenin diğer kentlerindeki kutlamalar için doping etkisi yaratmış; buralarda da katılımın artmasına ve emekçilerin moralinin yükselmesine yol açmıştır. Tüm kentlerdeki kutlamalarda yapılan konuşmalarda Taksim’in kutlamalara açılmasına değinilerek, bu durumun işçi sınıfının ve emekçilerin bir zaferi olduğu vurgulanmıştır.
Yıllardır sosyalistlerin, DİSK ve KESK gibi işçi örgütlerinin Taksim’e ilişkin ısrarı, bu yolda polis copu ve gazına, gözaltına alınmaya göğüs germeleri, başarının temel nedenidir. Diğer yandan geniş emekçi kitlelerin hoşnutsuzluğu ve buna bağlı olarak çeşitli sektörlerdeki eylem ve direnişlerin artması, hükümeti geri adım atmaya itmiştir. Egemenler arasındaki iktidar mücadelesinin tırmandığı ve siyasi iktidarın bürokratik sınıfa, anayasada yapılacak değişikliklerle, öldürücü son darbeyi indirmeye soyunduğu aşamada, işçi sınıfı ve emekçilerle kapışmak hükümetin işine gelmemiştir. Sıradan bir ekonomik taleple başlayan Tekel işçilerinin direnişinin, süreç içinde toplumsal muhalefetin odağı haline geline geldiğini gören hükümet, olası bir anayasa referandumu öncesi geniş işçi ve emekçi kitlelerini karşısına almaktan çekinerek, işçi, emekçi ve sosyalistlerin yıllardır Taksim’in 1 Mayıs kutlamalarına açılması yönündeki ısrarına boyun eğmek zorunda kalmıştır.
Taksim’de kutlanan 1 Mayıs’ta, 1977 yılını da aşan bir kitleselliğin yakalanması, ne İstanbul’un gözde eğlence ve kültür merkezine olan yakınlığından, ne güzel bir İstanbul baharında siyasi bir festivale katılma isteğinden ne de 32 yıllık bir özlemi gidermeye dönük nostaljik bir duygudan kaynaklanmaktadır. Bu katılımda, her ne kadar talepleri güçlü bir şekilde vurgulanıp öne çıkarılmamış da olsa, sınıfın mücadele ve örgütlülük düzeyinin düşük olmasına bağlı olarak yeterince coşkulu olmasa da, geniş işçi ve emekçi kitlelerin hoşnutsuzluğunu ve “bir şeyler yapma” isteğini görmek gerekmektedir. Katılımcılar, işçi, emekçi, Kürt, kadın vb. kimlikleriyle, ezilenler, sömürülenler ve mağdurlar olarak alanda yerlerini almışlardır. Bu noktada 2010 yılı 1 Mayıs kutlamalarının öne çıkan yanlarını alt başlıklar halinde ele almak yararlı olacaktır.
|
|
Devamını oku...
|
|
Tüm dünya işçilerinin eşitlik ve özgürlük mücadelesinin ifadesi olan 1 Mayıs, enternasyonalizmin tek ve gerçek simgesi olarak varlığını koruyor. Sadece bir simgesel bir anma değil dünya işçilerinin güncel sınıfsal taleplerinin yükseltildiği, tek ses olan işçi sınıfının tarihsel mücadelesinin en kristalize halini ifade ediyor.
Her yıl olduğu gibi 2010 1 Mayıs’ı da tüm dünyada büyük gösteri yürüyüşleri ile kutlandı.
|
|
Devamını oku...
|
|
Birlik, bütün işçilerin istediği ama kendine yeterince güvenemediği için hep uzak kaldığı birşey olmuştur. Bizim işyerinde de “birlik olalım” mevzuları dolaşınca herkesten aynı sözler duyulur: “Ben gelirim ama o gelmez. O gelir bu gelmez. Şu gelir oradaki gelmez”. Asıl sorun bunları söyleyenlerin aslında kendilerine güvenmediği için başkalarını bahane etmesidir.
Bizim patron geçen sene 23 Nisan tatilini kriz bahanesiyle elimizden almaya çalışmıştı. “23 Nisan çocuk bayramı… Siz çocuk musunuz?! Bu sefer de iş olmadığı için izinlisiniz, ama seneye normal gün olacak” deyip yanımızdan ayrılmıştı. Biz biraz homurdanmış ama izin verdiği için fazla ses çıkarmamıştık.
|
|
Devamını oku...
|
|
Geçtiğimiz nisan ayında, Siirt’te yaşanan, kanımızı donduran haberler basında yereldi. Birbiri ardına gelen zincirleme olaylar erkek egemen ideolojinin ve onun aygıtlarının toplumda nasıl vücut bulduğunu bir kere daha en acımasız haliyle gözler önüne serdi. Farklı yaşlarda ve sosyal tabakadaki erkeklerin vahşetini, bunu örtbas etmeye çalışan devleti, olayı değil de duyulmasını kınayan erkeklerin gösterilerini ve nihayet araştırmak için giden “erkekleşen kadınların” fütursuzca sarfettigi yorumlarını birbiri ardına gördük, işittik, okuduk. Hatta örnekleri daha da artırmak mümkün. Örneğin Eren Keskin için sarfettigi sözler yüzünden maçoluğu tescillenmiş Fatih Altaylı gibi medya mensuplarının erkek şiddeti lafından imtina ile kaçarak konuyu saptırmaya çalışmaları gibi…
|
|
Devamını oku...
|
|
Yaşanan ekonomik krizin ve uygulanan neo-liberal politikaların sonucu Türkiye adeta bir işsizlik cehennemi ve ucuz işgücü cenneti haline geldi. Kriz bahane edilerek 1,5 milyon işçi işten atıldı. Diğer yandan işsizlik patronlar tarafından ücretleri baskılamak için kullanılıyor.
Devletin resmi kurumu TÜİK bile kriz ile birlikte işsizliğin hızla yükselerek % 14,5’a çıktığını kabul etmek zorunda kaldı. Gerçek işsizlik verileri ise bunun çok daha üzerinde, % 25’lerde seyrediyor. Gerçek işsiz sayısı ise 6,5 milyonu bulmuş durumda. Hükümet işsizlik sorununu çözmek için hiçbir adım atmıyor. Kamu kaynaklarını yatırımlara yönlendirmek yerine patronlara peşkeş çekiyor. Dış borç ödemeleri ve kirli savaşı finanse etmek için kullanıyor. İşsizliğin krizden çıkılsa bile gelecek yıllarda da aynı yoğunlukta süreceği anlaşılıyor.
|
|
Devamını oku...
|
|

İŞSİZLİĞE VE GÜVENCESİZLİĞE KARŞI MÜCADELEYE
İşçi sınıfı hareketi uzun bir durgunluk döneminin ardından yeniden kıpırdanmaya, krizin yol açtığı şokun etkisinden sıyrılmaya ve yeniden şekillenmeye başladı. Sermayenin ve hükümetin saldırılarına, işten atmalara ve güvencesiz çalıştırmaya karşı sınıfın özsavunma eğilimleri güçleniyor. Taban iradesi ve inisiyatifi yükseliyor.
Mücadele henüz işyerleri ve sektörlerle sınırlı ve birbirinden bağımsız eylemler şeklinde gelişiyor. Buna karşın Tekel direnişinde görüldüğü gibi bir işyeri ve işkoluyla sınırlı bir eylem hızla geniş kitleler tarafından benimseniyor ve desteklenebiliyor. Bu durum işçi sınıfı içinde birlik ve dayanışma eğilimlerinin artmaya, mücadele etme isteğinin olgunlaşmaya başladığını gösteriyor. İşçi sınıfı uzun kış uykusundan uyanıyor.
|
|
Devamını oku...
|
8 Saatlik İş Günü 40 Saatlik İş Haftası
İş kanununda haftalık çalışma süresi 45 saat olarak belirtiliyor. Bir yılda yaptırılacak fazla çalışma (mesai) süresi ise 270 saat ile sınırlanıyor. Bunu haftaya yaydığımızda, haftalık çalışma süresi yasal olarak en fazla 50,2 saat olabiliyor. Oysa Türkiye’de özellikle de özel sektörde bu yasal eşik çoğu kere aşılıyor. DİSK’e bağlı Sosyal İş Sendikası’nın yaptığı bir çalışmaya göre 1988’de haftada 50 saatten fazla çalışanların tüm ücretliler içindeki payı % 28,9 iken bu 1999’da % 37,6’ya, 2008’e gelindiğinde ise % 46,6’ya yükselmiş. Yani yaklaşık iki işçiden biri yasal üst sınırın üstünde çalıştırılıyor. Bu gelişme uzun çalışma süresinin adeta bir kural haline geldiğini gösteriyor.
|
|
Devamını oku...
|
|