20 Nisan günü Meksika Körfez'inde, dünyanın 2. büyük petrol firması olan BP’nin petrol arama platformunda bir patlama meydana geldi. Keşif sondajları yapan Deepwater Horizon (Derin Deniz Ufku) isimli bu platformda patlamanın ardından yangın çıktı ve sondaj kuyusundan petrol sızmaya başladı. Yangın birkaç gün sonra söndürüldü, platform da denizin derinliklerine gömüldü. Ancak patlama sırasında oluşan sızıntı hala giderilebilmiş değil. Uzmanlara göre körfeze günde 35-60 bin varil yani yaklaşık 5,5-9,5 milyon litre ham petrol karışıyor. Bu tahmin BP’nin belirttiği değerlerin çok üzerinde. Fakat BP’nin açıklamaları bile 2 aydan uzun bir süredir devam eden bu felaketin boyutlarının, tahminlerin de ötesinde olduğuna işaret ediyor.
Kaza sırasında 11 işçi hayatını kaybetti. İşçilerin cesedi hala bulunamadı. Olayın ertesinde nedenin BP'nin gerekli güvenlik önlemlerini almaması olarak belirtildi. BP yetkilileri kabul etmediler, hatta o kadar ki yönetim kurulu başkanı, o kadar da abartılacak bir durum olmadığını açıklamıştı. Şu an, kaza sırasında kapanması gereken güvenlik kapaklarının çalışmadığı için sızıntının giderilemediği, hatta patlamadan önce sızıntı olduğu ve benzer kazalar göz önüne alındığında bunun şimdiye kadar yaşanan en büyük doğa felaketi olduğu biliniyor.
|
|
Devamını oku...
|
|
FAZLA ÇALIŞMA ÜCRETİ
Eğer işyerinde denkleştirme uygulaması yoksa haftalık 45 saatin üzerinde yapılan çalışmalar fazla çalışmadır. Yine yasa, haftalık çalışma süresinin 45 saatin altında belirlendiği işyerlerinde 45 saate kadar olan fazla çalışmaları, “fazla sürelerle çalışma” olarak adlandırmaktadır. Fazla çalışma ücreti %50, fazla sürelerle çalışma ücreti ise %25 oranında arttırılarak ödenmelidir. Haftalık çalışma süresinin 40 saat, saat ücretinin ise 6 TL olduğu bir işyerini örnek alalım. Burada bir işçi, hafta içinde 48 saat çalışmışsa, fazla sürelerle çalışma olarak kabul edilen 5 saatlik ücreti 7,5 TL, fazla çalışma olarak kabul edilen üç saatlik ücreti ise 9 TL olarak kendisine ödenecektir.
İşçiler eğer isterlerse, fazla çalıştıkları süreler için, fazla çalışma ücreti almak yerine, altı ay içinde ücretli izin kullanabilirler. Örneğin on saatlik fazla mesai için, fazla çalışma ücreti almak yerine, altı ay içinde 15 saat ücretli izin kullanabilirler. Ancak bu talep işçiden gelmelidir. Patron, işçiye yaptırdığı fazla çalışmalar için “ sana fazla mesai ücreti ödemiyorum, altı ay içinde sana ücretli izin kullandıracağım” diyemez.
|
|
Devamını oku...
|
Kürt halkının demokratik talepleri için AKP hükümeti tarafından gündeme getirilen açılımlar bir bir fiyasko ile sonuçlanıyor. On yıllardır bitmeyen savaş yeniden alevlenirken Kürt halkı ikinci sınıf vatandaş muamelesi görmeye devam ediyor. Kürt halkının siyasi temsilcileri tutuklanıyor, çocukları hapishanelerde ömürlerini tüketiyor. Savaş, yoksulları vururken siyasiler savaşın rantını yemekten doymuyorlar.
Açılım kelimesinin kendisinin bile artık samimiyetsiz bir ifade olmaktan öteye gitmediği bugünlerde ise AKP’li Rize belediye başkanı açılımın kendisi ve hükümeti için ne anlam ifade ettiğini oldukça samimi bir şekilde dile getirdi. AKP’li belediye başkanı Halil Bakırcı’ya göre; Karadenizli Türk erkekleri metres almak yerine ikinci karılarını Kürt kadınlarından aldıkları taktirde hısımlıklar artacak, bu sayede sorunlar çözülecek. Ve tam bir aymazlıkla bu durumu devletin teşvik etmesi gerektiğini de söylüyor. Başkan sorunun askeri yöntemle, kavga ve dövüşle çözülemeyeceğini de konuşmasına ekliyor.
|
|
Devamını oku...
|
Günler ölüm haberleriyle geliyor. Oysa geçtiğimiz yıl tablo bugünden çok farklıydı. “Açılım” rüzgârları esiyor, Kürt sorunu, çeşitli çevrelerce, tüm medya organlarında yaygın olarak tartışılıyordu. Arada tek tük patlayan silahlarla gelen ölüm haberleri ve tutuklamalar siyasetin sesini bastıramıyordu. Kürt sorunu, her ne kadar ciddi görüş farklılıkları da olsa, büyük ölçüde siyasi zemine taşınmıştı. Sorun “terör sorunundan” çok siyasi bir mesele olarak algılanıyordu.
Bugün ise tam tersi gelişmeler hâkim. Çatışmalar yoğunlaşıyor, her gün çok sayıda ölüm haberleri geliyor. İki yıl aradan sonra Türk uçakları sınır ötesine saldırı harekâtı yapıyor ve onlarca uçak, PKK mevzileri olarak bilinen yerlere, saatlerce bomba yağdırıyor. Irak sınırına yoğun bir asker ve silah sevkiyatı yapılıyor. Bu durum, sınır ötesine yönelik kapsamlı bir kara harekâtına hazırlık olarak yorumlanıyor. Sınır ötesi harekât beraberinde çok sayıda ölümü, Kürt ve Türk halkları arasında gerilimin yükselmesini getirecek, ruhsal bölünmüşlüğü daha da arttıracaktır.
Çatışmalar sürer, savaşı tırmandırma yönünde hazırlıklar yoğunlaştırılırken diplomatik hareketlilik de hız kazanıyor. Irak Kürt Yönetimi Başkanı Mesut Barzani, resmi sıfatıyla, ilk kez Türkiye’ye davet ediliyor. Ziyaretin temel konusunun, PKK ile mücadele ve sınır ötesi askeri harekât olacağı söyleniyor. Diğer yandan siyasi iktidar, olası bir Kürt-Türk çatışmasını dikkate alarak, “cephe gerisini temizlemeye” girişiyor. Batıdaki yerleşim yerlerinde ve büyük kentlerde Kürt gençlerine, üniversitelerde Kürt öğrencilere yönelik baskı, saldırı ve tutuklama kampanyası yürütülüyor. Bölgede ise tutuklamalar hız kesmeden devam ediyor. Taraflar, hesaplarını “orta yoğunluklu bir savaşa” göre yaparak, kendilerince mevzilerini güçlendiriyor. Kürtler ve özellikle çocukları askerde olan Türk analar, nefeslerini tutmuş, olacakları endişeyle beklerken, Kürt siyasetçiler ve bir avuç Türk barışsever, çatışmaların tırmanmasını önleyebilmek için çaba harcıyor.
|
|
Devamını oku...
|
İsrail, Gazze’ye yardım malzemesi götüren sivil gemilere askeri operasyon yaparak, haydut devlet olma özelliğini bir kez daha sergiledi. Operasyonda, ilk açıklamalara göre, on kişi öldü, elli civarında insan yaralandı. Bu, İsrail’in sivillere karşı gerçekleştirdiği katliamların ne ilki ne de sonuncusu olacak. Ancak operasyon yapılan geminin bir Türk gemisi, ölenler ile yaralananların çoğunun Türkiye vatandaşı olması, ülkede infial yarattı ve operasyonun ülke siyasi gündeminin ilk sırasına yerleşmesine yol açtı. Hükümet yetkilileri sert açıklamalar yaptı, geniş halk kitleleri sokağa dökülerek yaptıkları gösterilerle olayı protesto etti.
İsrail’in, işgal altında bulundurduğu Filistin topraklarına düzenlediği operasyonlarla, sivillere karşı orantısız güç kullanması ve silahsız çok sayıda Filistinliyi katletmesi kanıksanır uygulamalar haline gelmişti. Daha iki yıl önce Gazze’ye düzenlediği bir ay süren operasyonda, çoğu sivil, bini aşkın kişiyi öldürmüş, binlercesini yaralamış ya da sakat kalmalarına neden olmuştu. Daha önce Lübnan işgali sırasında Sabra ve Şatilla kamplarında katliam gerçekleştirmişti. Tunus topraklarında operasyon yaparak, FKÖ önderlerine suikast düzenlemişti. 1999 yılında, Öcalan’ın bir ABD-İsrail komplosu sonucu yakalanıp Türkiye’ye teslim edildiğine inanan bir gurup Kürt, Almanya’da İsrail Konsolosluğunu işgal girişiminde bulunmuş, Konsolosluk korumaları sivil kitleye ateş açarak üçünün ölümüne, onlarcasının yaralanmasına yol açmıştı. Kısacası, İsrail devletinin tarihi, devlet terörü, katliam ve haydutluk olaylarıyla doludur.
|
|
Devamını oku...
|
Yaşamı boyunca CHP’nin başında kalacağı düşünülen Deniz Baykal, kamuoyuna yansıyan “kaset skandalının” ardından, CHP Genel Başkanlığından istifa etmek zorunda kaldı. Parti kurultayının hemen öncesinde meydana gelen bu olay, Genel Başkanın yanı sıra Parti Meclisinin üçte ikisinin değişimiyle sonuçlandı. Partinin başına, halkçı imajı ve “dürüst kişiliği” ile öne çıkan, yerel seçimlerde İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığına aday olarak partisinin oylarında gözle görülür bir artışı sağlayan, Kemal Kılıçdaroğlu getirildi. Bütün bu süreç iki haftadan kısa bir süre içinde, kavgasız ve sancısız olarak, “tereyağından kıl çeker” gibi gerçekleştirildi. Bu durum, mevcut değişikliğin arkasında güçlü bir “rüzgâr” olduğunu gösteriyor.
Bu rüzgâr o kadar güçlüydü ki, bir dizi beklenmeyen gelişmeyi beraberinde getirdi. Geçmişte partiden dışlanmış birçok kişi partiye davet edildiği gibi, doğrudan Parti Meclisine seçildi. CHP’nin “yeminli düşmanı” Rahşan Ecevit, kurultaya katılarak, Kılıçdaroğlu’na destek verdi. CHP’den ihraç edilmesinin ardından, bu partiye alternatif bir siyasi oluşum başlatan Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül, YDH’nin geleceğini gözden geçireceklerini açıkladı. Kıdemli sağcı politikacı, eski Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, kendisinin bile bu son “rüzgârdan” etkilendiğini itiraf etti. CHP’deki bu “değişim”, AKP’ye angaje olanlar dışındaki büyük medya ve tanınmış yazarlardan da ciddi destek aldı.
|
|
Devamını oku...
|
|
Güneydoğu’dan gelen patlama haberlerine insan ölümlerine hepimiz alıştık. Kirli savaşın sürdürüldüğü Güneydoğu’da gene bir patlama yaşandı. Ama bu patlamada sadece çocuklar yaralandı ve öldü. Oysa ki sadece oyun oynuyorlardı. Çocukken hepimizin yaptığı şeyi yaparken, hiç yoktan bir ölüm gerçekleşti.
Van'ın Özalp ilçesinde meydana gelen patlamada yaralanan ve helikopter ambulansla Van'a getirilerek tedavi altına alınan Oğuzcan Akyürek hayatını kaybetti. Ayrıca beş çocuk da yaralanmıştı. Bu haber bütün yürekleri yaktı. Ama tabi asıl olarak ateş düştüğü yeri yakar. Ama bu ateş neden bu topraklarda hep Kürtlerin olduğu yere düşer? Neden Kürt çocukları oynarken ölür veya yaralanır?
|
|
Devamını oku...
|
İşçi sınıfı hareketi, Tekel direnişi ve 1 Mayıs ile yakaladığı ivmeyi 26 Mayıs Genel Eylemine taşıyamadı. Eyleme Türk-İş ve Kamu-Sen katılmadı. Mücadeleyi yine DİSK, KESK, Türk-İş’e bağlı bazı sendikalar ve Tekel işçileri omuzladı.
Dört konfederasyon; Türk-İş, DİSK, KESK ve Türk Kamu-Sen 22 Şubat’ta açıkladıkları, “Başta 4C olmak üzere güvencesiz, kuralsız, esnek tüm istihdam uygulamalarından vazgeçilmesi ve bu alandaki düzenlemelerin değiştirilmesi; İş güvencesinin çalışma yaşamında temel bir hak olarak uygulanması; ‘Kiralık işçilik’ olarak bilinen düzenlemenin yasalaştırılması girişiminden tümüyle vazgeçilmesi, taşeronlaştırma girişimlerine son verilmesi; Çalışanların örgütlenmesinin önündeki engellerin kaldırılması, kamu çalışanlarının grevli, TİS’li sendika hakkının tanınması” için aldıkları 26 Mayıs genel eylem kararının arkasında durmadı.
Eyleme birkaç gün kala siyasal koşullarda ve hükümetin 4C ve diğer konulara ilişkin tutumunda bir değişiklik olmamasına, aksine eylemi daha da meşru ve zorunlu hale getiren yeni olguların ortaya çıkmasına; Zonguldak’ta taşeronlaştırma, sendikasızlaştırma ve iş güvenliği eksikliği nedeni ile 32 madencinin ölmesine, işten çıkarmaların ve sendikasızlaştırmanın sürmesine, TİS’lerin tıkanması ve bir çok sektörde ve işyerinde grev kararı alınmasına rağmen genel grev kararından çark edildi.
|
|
Devamını oku...
|
Zonguldak’ta 17 Mayıs’ta meydana gelen grizu patlaması sonucu 30 işçi hayatını kaybetti. Daha Zongulda’ta ölen işçilerin kanı kurumadan (25 Mayıs’ta) Malatya-Hekimhan’dan bir madencinin ölüm haberi geldi. Daha önce de Bursa’da 19, Balıkesir’de 14, Antalya ve Kütahya’da 1’er madenci ölmüştü. Böylece son beş ay içinde maden ocaklarında ölenlerin sayısı 66’ya ulaştı. Bu ölümlerin hepsi de taşeronlaştırmanın uygulandığı özel şirketlerin işlettiği maden ocaklarında gerçekleşti.
Genel Maden İşçileri Sendikası (GMİS) tarafından yapılan araştırmaya göre, Zongultak’ta özel-taşeron firmalarının işlettiği maden ocaklarındaki ölüm oranı, TTK’nın işlettiği ocaklardaki ölüm oranından 34 kat daha fazladır. TTK ve Bölge Çalışma Müdürlüğünün resmi verilerine göre hazırlanan 2000-2009 yıllarını kapsayan 10 yıllık ortalama ölüm oranı (100.000 ton üretime göre) TTK’da 0,3 iken taşeronların işlettiği ocaklardaki oran 8,3’dür. Üstelik bu verilere son ölümler de dahil değildir.
Zonguldak maden ocakları 1940 yılından beri kamu tarafından işletiliyor. Burada çalışan işçiler 1946’dan beri GMİS’te örgütlüler. Ölümlerin olup olmamasının, az ya da çok olmasının sırrı işletmenin kamu ya da özel olmasından çok işçilerin örgütlü olup olmamasında saklıdır. Zonguldak’ta, Balıkesir’de, Tersaneler’de vs. hergün iş kazalarının olmasının nedeni işçilerin örgütsüz-sendikasız olmasındandır.
|
|
Devamını oku...
|
Türkiye’nin bir süredir Ortadoğu ve çevresinde çeşitli diplomatik girişimlerde bulunduğuna tanık oluyoruz. AKP hükümeti eliyle sürdürülen bu manevralar, iç ve dış politikada önemli gündem maddeleri olarak yer alıyor. Son olarak Türkiye ve Brezilya’nın işbirliği ile İran’la imzalanan “nükleer takas” anlaşması bunlardan birisi. Çoğunlukla sonuçsuz kalan, tıkanan hatta tersine dönen bu boy gösterme çabalarına karşılık “nükleer takas” anlaşmasının nasıl sonuçlanacağı ilgiyle izleniyor. Nitekim anlaşmanın baştan ölü doğduğuna ilişkin yorumlar yapılıyor.
ABD’ nin İran’ ın nükleer çalışmalarını engellemeye yönelik politikası, Irak savaşından bu yana dünya gündemindeki önemli başlıklarından birisi olarak yer alıyor. Afganistan ve Irak’tan sonra ABD’nin İran’a yöneleceği zaten biliniyordu. Fakat bu ülkelerde umduğu sonuçları alamayan ABD, İran’a yönelik politikalarında hızlı ve askeri yöntemleri öne çıkaran adımlar atmaktan çekiniyor. Sıkça askeri tehditlerden (nükleer silah kullanımı dahil) bahsetse de daha çok diplomatik baskı araçlarını kullanmayı tercih ediyor. Bu amaçla da Birleşmiş Milletler, Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu (UAEK) gibi hakim olduğu emperyalist kurumları öne çıkarıyor. Bu kurumlar aracılığıyla İran’ı nükleer araştırmaları durdurma, nükleer tesis yapımını engelleme, tesislerini denetime açmaya zorlama, nükleer çalışmalar için gerekli olan uranyum teminini engelleme vb. yaptırımlar uygulamaya çalışıyor. Gerekçe olarak ise İran’ın sürdürdüğü çalışmaların nükleer silah üretimini amaçladığını öne sürüyor. İran ise bu işi, enerji ihtiyacını gidermek üzere barışçıl amaçlarla yaptığını iddia ediyor. 17 Mayıs’ta Türkiye ve Brezilya’nın girişimiyle yapılan takas anlaşması bu koşullarda gündeme gelmişti.
|
|
Devamını oku...
|
BİR İLKİ GERÇEKLEŞTİRİYORLAR:
İstanbul Bilgi Üniversitesi çalışanları ülke tarihinde bir ilki gerçekleştiriyorlar. İlk defa bir özel üniversitede çalışanlar sendika örgütlüyor. Bilgi Üniversitesi çalışanlarının sendikal örgütlenmesinin bu sebeple tarihsel bir önemi var.
Disk’e bağlı Sosyal – İş Sendikasında örgütlenen üniversite çalışanları ki bunların içinde işçiler, teknik elemanlar, öğretim üyeleri de var, yetki istemek için yeterli sayıya yaklaştıklarını Mart ayı içinde duyurdu. Örgütlenmeden haberdar olan patron ve temsilcileri hemen baskı ve yıldırma politikalarına başladılar. Önce örgütlenmenin sivrilen isimleri işten çıkarıldı. Sendika üyesi Prof. Dr. Nevin Ateş’in Nisan ayı başında üniversite yönetimini eleştirdiği için iş akdinin tazminatsız olarak derhal feshedilmesinin ardından 4 Mayıs’ta üniversitenin ahşap atölyesi sorumlusunun da aralarında olduğu 3 işçi, sendika üyesi oldukları için işten atıldılar. Patronun verdiği gözdağı işçileri bekledikleri gibi korkutmadı, mücadele daha da yükseldi ve direniş başladı.
|
|
Devamını oku...
|
|