|
Ülke tam anlamıyla bir işçi mezarlığına dönmüş durumda. Tersanelerde, maden ocaklarında, yollarda telef olan işçiler gözlerini kâr hırsı bürümüş patronların ihmalleri yüzünden ölüyorlar. İşçilerin sadece yüzde biri, bir sendikada örgütlüyken çoğunluğu kayıt dışı, hiçbir sosyal hakkı olmadan çalışıyor. İşçilerin kanıyla beslenen patronların arkasındaki en büyük destek ise işçi düşmanı hükümet oluyor.
İşçiler ne zaman örgütlenmeye çalışsa, haklarını aramak için mücadele etse, direnen işçilerin karşısına yasaları çıkarıyor hükümet. Yetmezse kolluk kuvvetlerini işçilerin üzerine salıyor. Onlar da aldıkları emri harfiyen yerine getiriyorlar. Söz konusu işçilerin hak mücadelesi olunca askeri, polisi, medyası ile tüm burjuvazi yekpare bir biçimde atağa geçiyor.
|
|
Devamını oku...
|
Silahlı çatışmaların ve bunun sonucu olarak ölümlerin artmasıyla ortalığı yeniden “terör”, “terörist” velvelesi kapladı. Bu durum, herkesi rahatsız eden ölümlerin arkasında yatan nedenlerin göz ardı edilmesine ve genç Türk ve Kürt emekçilerin kanların akmasının sürmesine zemin hazırlıyor. Yapılması gereken bu olumsuz sürecin ardındaki siyasi nedenleri açığa çıkarmak ve dolayısıyla şiddet zeminini ortadan kaldıracak siyasi girişimlerde bulunmak olmalıdır. Bunu yaparken, 19.yüzyılda yaşamış olan Prusyalı general ve düşünür Clausewitz’in, “Savaş siyasetin başka araçlarla (şiddet araçları ile) devamıdır” tespitini bir kez daha anımsamak gerekiyor. Bu tespiti hatırlamak, şiddeti ve akan kanı meşrulaştırmak ve mazur görmek anlamına gelmez. Aksine, akan kanın durması için etkin bir mücadele yürütülebilmesini sağlar.
Daha önce de defalarca vurguladığımız gibi, AKP “açılım süreci” ile bağımsız Kürt siyasetini tasfiye ederek Kürtleri yeniden sistemle bütünleştirmeyi ve bölgede, dolayısıyla tüm ülkede, siyasi gücünü ve etkinliğini arttırmayı hedefliyordu. Bu sürecin birkaç ayağı vardı. Birincisi, “bir çocuğu şeker vererek kandırmak” gibi, kimi ufak hak kırıntıları ile Kürtlerin sempati ve desteğini sağlayacaktı. İkinci olarak, kitlesel tutuklama ve parti kapatmalar vasıtasıyla bağımsız Kürt siyasetinin bölgedeki etkisini kıracaktı. Üçüncü olarak, “üçlü mekanizma” (Türkiye, ABD ve Irak işbirliği) yoluyla PKK’ye karşı etkili askeri operasyonlar gerçekleştirerek, örgütün “belini kıracaktı”! Bunların çoğu gerçekleştirilemedi. Kitlesel tutuklama ve DTP’nin kapatılmasının yaratacağı düşünülen siyasi boşluk, dinamik ve kitlesel bir politik güç olan bağımsız Kürt siyaseti tarafından yeni siyasi kadrolarla dolduruldu. Sonuçta, bir devlet projesi olduğu söylenen “açılım” yoluyla tasfiye politikası başarısız oldu.
|
|
Devamını oku...
|
657 Sayılı yasanın değişikliğe uğrayacağı, değişiklik tasarısının meclise getirildiği açıklanmıştı. Ancak tasarının ayrıntıları ne basına ne de sendikalara bildirilmedi. 23 maddeden oluşan yasa tasarı hakkında genel bir özelleştirme, piyasalaştırma sürecinin kamu hizmetlerini de kapsayacak şekilde yeniden düzenlenmeye çalışılmasının ilk adımları olduğu söylenebilir.
Neo liberalizmin en önemli uygulayıcı anlaşmalarından Hizmet Ticaret Genel Anlaşması (GATS) ile uluslararası sermayeye taahhüt edilen bütün kamu hizmeti alanlarından devletin çekilmesi isteniyor. Bu plan doğrultusunda bir takım yasal değişiklikler AKP hükümeti tarafından da yerine getiriliyor. Sosyal güvenlik kurumlarının tek çatı altında birleştirilmesi ve sonraki adım olan özelleştirilmesi ile birlikte devlet eliyle yürütülen kamu hizmetlerinin özel sektöre aşama aşama devri de gerçekleştirilmeye çalışılıyor. Esnek çalışma, 4-c statüsünün yaygınlaştırılması, kamu teşebbüslerinin özelleştirilmesi vb. düzenlemeleri aynı potada değerlendirmek gerekiyor.
Yukarıda çizdiğimiz hatlarla yapısal değişikliklerin uygulayıcılığına soyunan hükümet, elinin altındaki yasaları meclisten geçirmeye çalışıyor. Tabi seçim dönemine girilmesi süreci sebebiyle muhalefete katlanamayacak olması durumu eski fütursuzluğunu sergileyememesini sağlasa da kamuoyunu uyutmaya çalışarak 657 sayılı yasaya ilişkin bir takım değişiklikler öngören tasarıyı meclise getiriyorlar.
|
|
Devamını oku...
|
|
Geçtiğimiz ay, ILO (Uluslar arası Çalışma Örgütü) 99. Konferansı gerçekleştirdi. Türkiye’nin de üye olduğu ILO, 87 sayılı ''Örgütlenme Özgürlüğü ve Örgütlenme Hakkının Korunması Sözleşmesi''ne uyum konusunda, ''kesin zaman belirten eylem takvimi'' hazırlayarak ILO Uzmanlar Komitesi'ne sunmasına karar verdi.
Kara liste olarak adlandırılan 25 ülkenin içinde sayılan Türkiye, sendikal hakların uygulanmaması açısından eleştirildi. Sendikalar yasasındaki olumsuz düzenlenmeler, memurların grev yasağı, dayanışma ve siyasal grev haklarının tanınmaması gibi konular ele alındı. 4-C statüsündeki işçilerin ne memur ne de işçi haklarına sahip olmadığı bir ara durumda bırakılmaları ve bunun gittikçe yaygınlaşır bir şekilde uygulanmaya devam etmesi de sebeplerden biriydi. ILO Aplikasyon Komitesi ayrıca Sendikalar Kanunu, Toplu İş Sözleşmesi, Grev ve Lokavt Kanunu ve Kamu Görevlileri Sendikaları Kanunu'nda yapılması planlanan reformlarla ilgili bilgileri talep etti.
|
|
Devamını oku...
|
|
Kot kumlama işçileri, malulen emeklilik haklarını kazanabilmek için 22-24 Haziran tarihlerinde Ankara Abdi İpekçi Parkı’nda oturma eylemi yaptılar. İstanbul ve Bingöl’den yaklaşık 50 işçinin katılımıyla gerçekleşen eyleme, Ankara’dan birçok demokratik kitle örgütü ve sendikalar destek verdiler.
Kot kumlama işçileri, üç gün boyunca Abdi İpekçi Parkın’da seslerini duyurmaya çabaladılar. Meslek örgütleri, sendikalar, siyasi partiler, Ankara halkının büyük bir çoğunluğu seslerini duydular; ancak AKP’ye seslerini duyuramadılar.
Eylemin ilk günü, işçiler ile görüşme talebine olumlu yanıt vermiş olan BDP ve MHP ile görüşmeye giden işçiler, randevuları olmasına rağmen, yaklaşık olarak bir buçuk saat kapıda beklemek zorunda kaldılar. Çünkü “eylem” yaptıkları için işçiler meclisin kapısından içeri alınmak istemediler. Aynı sorun ikinci gün de devam etti.
|
|
Devamını oku...
|
BASINA VE KAMUOYUNA
Emniyet güçleri, üyesi oldukları sendikalarına girmek isteyen 50’ye yakın TEKEL işçisini ve Türk-İş üyesini çeşitli düzeylerde darp ettiler. Ankara Emniyeti, Meclis İnsan Hakları Komisyonu’nun da kabul ettiği gibi, işçilere karşı “aşırı güç kullanmaya” devam ediyor. İşçileri darp eden emniyet yetkilileri hakkında derhal soruşturma açılmasını talep ediyoruz.
İnsanca yaşam, güvenli bir gelecek için Ankara’dayız.
“Herkese iş, iş güvencesi, yeterli ücret; sigorta ve sendika hakkı!”
“Taşeronlaşmaya, 4C’ye ve esnek çalışmaya hayır!” diyoruz.
Değerli basın emekçileri
TEKEL işçileri ve Türk-İş üyeleri bu sabah 08:30 itibariyle sendika yetkilileriyle işçilerin sorunlarını görüşüp, taleplerini iletmek istediler. Demokratik bir hakkı kullanmak isteyen işçiler, sendika yöneticileriyle görüşme istekleri, emniyet yetkilileri tarafından darp edilerek engellendi. Gözaltına alındılar. Gösterilen tepki sonucu gözaltılar serbest bırakıldı.
Polisin bu tutumunu kınıyoruz. Bu saldırı, sendika hak ve özgürlüklerimize, Türk-İş’e, işçi sınıfına yöneliktir; AKP hükümetinin emriyle gerçekleşmiştir. Öfkeliyiz, şiddetle kınıyoruz. Baskıların bizi yıldıramayacağını ilan ediyoruz.
|
|
Devamını oku...
|
|
Çorlu Edirne karayolu üzeride üretim yapan tanınmış ayakkabı üreticisi Yeşil Kundura’da Deri İş sendikasına üye oldukları için 27 Mayısta üç işçi işten atıldı.
Her gün binin üzerinde ayakkabı üretmelerine rağmen ürettikleri ayakkabılardan ancak üç tane alabilecek kadar maaş alan, zorunlu mesailerde çalıştırılan, içtikleri çayın parası dahi maaşlarından kesilen, maaşlarını gecikmeli ve eksik alan, ikramiyeleri ödenmeyen Yeşil Kundura işçileri sorunlarının çözümünün örgütlenmekten geçtiğinin farkına vararak Deri İş sendikasında örgütlenme mücadelesine başladı.
Yeşil kundura patronu sendikalaşma mücadelesinin farkına vardığında işçilere gözdağı vermek amacıyla üç kadın işçiyi işten attı. Kezban Elmas, Dilek Şenkal ve Dilek Kurtuluş isimli üç işçi işten atıldıkları günden bu yana fabrika önünde direnişlerine devam ediyorlar. Direnişteki kadın işçiler patronun işyerinde üretimi engelledikleri şikayeti üzerine iki kez gözaltına alındı.
|
|
Devamını oku...
|
Egemen sınıf ve hükümetleri on yıllardır Kürt sorununa hep inkar ve imha politikaları ile yaklaşıyor. Gelinen noktada AKP hükümetinin de soruna ilişkin geleneksel devlet politikalarından farklı bir ‘açılıma’ sahip olmadığı açığa çıktı. Tam da anayasa değişikliği gündemdeyken Kürtlerin anayasal haklarının garanti altına alınması için hiçbir adım atılmadı.
Tüm sömürgeciler gibi AKP hükümeti de Kürt iradesini tanımaya, sorunun barışçıl demokratik çözümüne yanaşmıyor. Sorunun çözümünü bağımsız Kürt örgütlenmesinin tasfiyesinde görüyor. Yeniden çatışmalı bir sürece giriliyor. İki halk yeniden karşı karşıya getirilmeye, ülke 90’lı yıllardan daha da büyük bir çatışmanın ve yarılmanın içine çekilmeye çalışıyor. PKK kendi “demokratik özerklik” programını hayata geçirmek, hükümeti barışa zorlamak iddiasıyla ateşkese son verirken devlet tarafında PKK’ye karşı yurt içinde ve dışında büyük bir askeri operasyon başlatılıyor. Hemen her gün ülkenin çeşitli yerlerinden çatışma-ölüm haberleri geliyor. Bölgede hemen herkese “terör örgütü üyesi” muamelesi yapılıyor. Yasal faaliyet sürdüren Kürt siyasetçiler; belediye başkanları hiçbir şiddet eylemi içinde olmamalarına karşın tutuklanıyor. 1500’ün üzerinde BTP üyesi “terör örgütü üyesi” olmaktan gözaltına alınıyor ve cezaevlerine dolduruluyor. Askeri operasyon, artan polis baskıları, gözaltı ve tutuklamalar, batıda yeniden hortlayan faşist saldırılar ve şovenizm halkların birliğine zarar veriyor. Barış olanaklarının ve umutlarının tükenmesine yol açıyor.
|
|
Devamını oku...
|
Gazze’ye yardım malzemesi götüren Türk gemisi Mavi Marmara’ya saldıran ve dokuz Türk vatandaşını öldüren İsrail devleti hiçbir hak-hukuk tanımıyor. Batının özellikle de ABD emperyalizminin kendisine sağladığı koşulsuz ve sınırsız desteğin de etkisiyle yaptığı katliam ve uyguladığı ambargo karşısında hiçbir yaptırım ile karşılaşmıyor. Türkiye üyesi olduğu BM Güvenlik Konseyinden de NATO’dan da İsrail’i kınayan bir karar bile çıkaramıyor. ABD olayı “İsrail’in kendini savunma hakkı” çerçevesinde değerlendiriyor. Hükümet uluslararası platformlarda İsrail’e baskı yapılması, yaptırım uygulanması için çalışıyor. Ama kendisi İsrail’e karşı Büyükelçisini geri çekmek, ortak askeri tatbikatları iptal etmekten öte bir şey yapmıyor. İsrail’le olan ekonomik, siyasi ve askeri işbirliğini dondurmuyor. Dolayısıyla İsrail’e ilişkin atıp tutmaları hamasetten öte bir anlam ifade etmiyor.
PKK’ye karşı İsrail’den satın alıp kullandığı insansız casus uçak Heron’ları almam demiyor. İsrail’e ihale edilen tank modernizasyonunu iptal etmiyor. Türkiye İsrail’den (ve ABD’den) aldığı silah ve istihbaratla PKK’ye karşı, İsrail’de Türkiye-Konya’da eğittiği pilot ve uçaklarla Filistinlilere karşı savaşıyor. Ondan sonra da Başbakan Erdoğan “Filistin’e özgürlük”den bahsediyor. İsrail zulmünden yakınıyor. AKP hem Filistin hem İsrail konusunda tam bir samimiyetsizlik ve ikiyüzlülük örneği sergiliyor.
|
|
Devamını oku...
|
Egemen sınıflar arasındaki güç mücadelesi, en somut biçimde yargı kararlarında açığa çıkıyor. Bir yandan aynı mahkemenin hâkimlerinin birbirlerine zıt kararlar üretmesi kroniklik kazanırken diğer yandan Özel Yetkili Mahkemeler ile Yargıtay arasındaki bilek güreşi sürüyor. Son olarak Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı İlhan Cihaner’in tahliye edilmesi sürecinde, adalet açısından trajikomik olaylar yaşandı. Yargıtay, yerel mahkemeden istediği dosya kendisine gönderilmeyince, CD üzerinden davayı yürüttü ve Cihaner’i tahliye etti. Yine Yargıtay, “Ergenekon Davası” tutuklusu Mehmet Haberal’a karşı tutumları nedeniyle, dokuz hâkimi yargılayıp para cezalarına çarptırdı. Darbe planı yapmakla suçlanan, aralarında üst düzey emekli ve muvazzaf subayların da yer aldığı “Balyoz Davasında” nerdeyse tutuklu sanık kalmadı; bütün rütbeliler tahliye edildi.
Bütün bu gelişmeler, siyasi iktidar ile bürokratik sınıf açısındaki iktidar mücadelesinin, yargı kurumunu ciddi olarak etkileyip ikiye böldüğünü ve mücadelenin yargının birbiriyle taban tabana zıt kararlarıyla su yüzüne çıktığını gösteriyor. İkinci olarak, özellikle büyük burjuvazinin ve uluslar arası egemenlerin AKP hükümetine yaklaşımındaki hissedilir değişikliğin yargıyı da etkilediği ve bu temelde askeri bürokrasiye düzenlenen operasyonlarda rüzgârın tersine döndüğü görülüyor. Son geniş çaplı tahliyeleri bu temelde yorumlamak gerekiyor. Yargının tutumundaki bu değişiklik, “durumdan vazife çıkarma” biçiminde yorumlanabileceği gibi, dış güçler tarafından sıkıştırılan hükümetin, çareyi askeri bürokrasiyle yeniden yakınlaşmakta görmesinin sonucu olarak da değerlendirilebilir.
|
|
Devamını oku...
|
|
Geçtiğimiz Haziran ayı boyunca Kırgızistan’ dan ölüm, katliam ve kitlesel göç haberleri geldi. Ülkenin güneyinde, Özbekistan sınırına yakın kentlerde yaşayan Özbek azınlığa yönelik saldırılar sonucunda farklı kaynaklara göre 275 ila 2 bin kişinin öldürüldüğü söyleniyor. 100 binden fazla Özbek komşu Özbekistan'a kaçarken 400 bin kişinin evini terk etmek zorunda kaldığı açıklandı. Sovyetler Birliği’nin dağılmasından bu yana ülkede süregiden istikrarsızlık ve siyasi çekişmeler, son yıllarda yaşanan kanlı çatışmalarla daha da alevlenmişti.
SİYASİ KARGAŞANIN VE ÇATIŞMALARIN TARİHÇESİ
Uzun yıllar Rusya’nın etki alanında kalan eski Sovyet ülkelerinde yaşanan çiçekli renkli “devrim”lerden 2005 yılında Kırgızistan da nasibini almıştı. ABD menşeli yönetim değişikliklerinin Kırgızistan’daki ismi “Lale Devrimi” idi. 2005 Mart’ındaki ayaklanma ile hükümetin devrilmesi, Gürcistan’daki “Gül Devrimi” (2003), Ukrayna’daki “Turuncu Devrim”den (2004) sonra bölgedeki politik dengelerin değişmesi doğrultusunda önemli bir gelişme olarak görülüyordu. Fakat bu “devrim”lerden önce olduğu gibi sonra da ABD ve Rusya’nın bölgedeki çıkarları doğrultusunda bu ülkelere müdahalesi devam etti. 2008 yılında Rus tankları Gürcistan başkenti Tiflis’e kadar girdi. Ukrayna’da 2010 Şubat ayında yapılan seçim sonuçları Rusya’nın etkisini yeniden kurmaya başladığını ifade ediyordu. Kırgızistan’da ise “Lale Devrimi” ile birlikte iktidara gelen Bakiyev Nisan 2010’daki ayaklanma ve çatışmalar sonucunda ülkeden kaçmak zorunda kalıyordu.
|
|
Devamını oku...
|
|