Anayasa değişikliği paketi, Anayasa Mahkemesi sınavını ufak tefek “kaporta sıyrıkları” ile atlattı. Değişikliğin kaderini, 12 Eylül’de yapılacak referandum ile halk belirleyecek. Anayasa Mahkemesinin kararının iki boyutu var. Birincisi, Mahkeme, Anayasa değişikliklerini esastan görüşerek, Anayasa değişikliği söz konusu olduğunda dahi, kendisini Meclis’in üzerinde gördüğünü bir kez daha tescil etti. Ağızlarını her açtıklarında “milli iradenin üstünlüğünden” dem vuran AKP yöneticileri, Mahkemenin bu tavrının üzerinde fazla durmadı. Sonuçta, kendi tasarıları Anayasa Mahkemesinden vize almıştı. AKP’nin “demokrasi” söyleminin içinin boş olduğu, böylece bir kez daha ortaya çıktı. Bugün Anayasa Mahkemesi, kendisini Meclis’in üzerinde görmesine karşın, AKP’nin çıkardığı yasaları bozmadıkça hiçbir sorun yoktur. Zaten referanduma sunulacak Anayasa değişikliği onaylanırsa, hükümetin, Mahkemenin bileşimini belirleme ve kendisini sağlama alma imkânı doğacaktır. Böylece Anayasa Mahkemesinin yetkileri, AKP için sorun olmaktan, tümüyle çıkacaktır. İkinci olarak, Anayasa Mahkemesi aldığı kararla, bürokratik sınıfın bir temsilcisi gibi davranmayıp, kendisini, çatışan tarafların üstünde bir konuma yerleştirmiştir. Uzlaşmacı, siyasi istikrardan yana ve güç mücadelesinde taraf olmadığını sergileyen bir tutum almıştır. Mahkemenin bu tavrını, toplumsal meşruiyetini sağlamlaştırmak suretiyle, siyasi yaşam içinde ağırlığını arttırma çabası olarak yorumlayabiliriz.
NEDEN “EVET” DEMİYORUZ
|
|
Devamını oku...
|
|
Gebze Şekerpınar’daki ÇEL-MER Metal Fabrikası’nda Haziran ayından bu yana sendikalaşmak için başlayan direniş devam ediyor. Aslında Temmuz ayında işçilerin başarısıyla sonuçlanmış olmasına rağmen patronun sendika düşmanı tutumlarının devam etmesi, direnişin tekrar başlamasına yol açtı.
ÇEL-MER direnişi, patronun Birleşik Metal-İş’e üye oldukları için 12 işçiyi çıkarmasıyla başladı. Ancak patronun ucuz hesapları tutmadı. İçerideki arkadaşlarının da gösterdiği kararlı mücadele sonucunda işten çıkarılanlarla birlikte sendika da fabrikaya girdi. 9 Temmuz’da yapılan işbaşından kısa bir süre sonra patron, düşman tavırlarını sergilemekten geri durmadı. Bu defa aralarında ilk direnişe katılan işçilerin de olduğu 23 kişiyi işten attı. Yaşanan bu gelişme üzerine ÇEL-MER direnişi tekrar başladı. Bu süreçte fabrikada halen çalışmakta olanlar iş yavaşlatarak çıkarılan arkadaşlarına destek oldu.
|
|
Devamını oku...
|
|
Türkan Albayrak, 5 yıldır Beykoz’daki Paşabahçe Devlet Hastanesi’nde taşeronda temizlik işçisi olarak çalışıyordu. Her gün temizledikleri onlarca kat yanında sorumlu olmamalarına rağmen hastabakıcılık da yapıyorlar, gerektiğinde hastalara serum değiştirmek gibi kimi basit müdahaleler de yapıyorlardı. Temizliği taşeron, hasta bakıcılığı da hastane yönetimi istiyordu. Daha doğrusu bunları yapmaya zorlanıyorlardı. Çünkü taşerondaysanız iki patronunuz var demektir.
|
|
Devamını oku...
|
Kıbrıs tarihi boyunca hep işgal görmüş ve hep işgalcilerin istedikleri yönde organize edilmiş bir devlettir. Kıbrıs halkı, yüzyıllardır kendi kaderini tayin hakkından yoksun bırakılmış, iktidarın tümüyle dışına itilmiştir. Ada alınmış, satılmış, kiralanmış, işgal edilmiş, ilhak edilmiş, dünyada kimsenin tanımadığı bir cumhuriyet ilan edilmiş, tartışmalar, siyasi hesaplar ve oyunlar hep ada üzerinden devam etmiş; ama ada halkına asla söz düşmemiştir. Aslında bugünkü durum da daha farklı değildir.
Son olarak Kıbrıs Türk Hava Yolları’nın (KTHY) iflas etmek üzere olduğu işçilerin ücretlerinin ödenmediği, 137 işçinin işten çıkarıldığı duyuldu. Ardından KTHY’nın özelleştirilmesi için ihale açıldığı ve hisselerinden %51 inin Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım’a yakın ETS Grup’a ait Atlas Jet’e satıldığı duyuruldu.
Adanın Türk kesiminde “özelleştirme karşıtı gösteriler” düzenlendi. Ercan Hava Alanında devam eden grev neredeyse KKTC’nin dünyayla ulaşımını kesildi. Bu büyük eylem ve direnişlere bir anlam verebilmek ve işçi sınıfı için gerçek çözümün nereden geçtiğini anlamak için biraz daha eskilere gitmek yani adanın tarihine göz atmak gerekecektir.
|
|
Devamını oku...
|
İnegöl ve Dörtyol’da gerçekleştirilen ırkçı faşist saldırılar, Kürtlerin ev ve işyerlerinin yağmalanması, yakılıp yıkılması iki halkın birarada yaşama olanaklarını tüketiyor. Bu saldırılar ilk değil. Son dönemde ülkenin dört bir yanında Kürtlere yönelik saldırılar yaygınlaştı. Sistematik ve örgütlü bir hal aldı.
Kürt göçünün ve nüfusunun yoğun olduğu bölgelerde, Kürt öğrencilerin okuduğu Batı okullarında bu tür saldırılar kronik bir hal aldı. İstanbul Dolapdere’de çekilen silahlar, Muş-Bulanık’ta iki kişinin öldürülmesi, Mersin’de Kürt öğrencilere yönelik linç girişimi, Karadeniz’de mevsimlik Kürt işçilere yapılan ayrımcılık, Muğla’da Üniversite öğrencisi Şerzan Kurt’un öldürülmesi, Ahmet Türk’ün yumruklanması bu eylemlerin sadece bir kısmı. Bu ırkçı-faşist saldırıları yalnız bir gruba-MHP’ye mal etmek olayı hafife almak olur. Saldırıyı yapanların içinde kuşkusuz MHP’liler de var. Ne var ki olayların ulaştığı boyutun MHP’nin çapını aştığını çok daha üstten ve komplike bir yapı, ideolojik-politik bir merkez tarafından yönlendirildiğini gösteriyor.
|
|
Devamını oku...
|
|
Ekonominin durumu ile ilgili açıklamaları dinleyen bir emekçi için, kullanılan kelimeler sanki bir yabancı dil gibidir. Ekonominin gidişatını anlamak için “uzman olmak” gerekir. Bir de buna medyanın toplumu yönlendiren yayınlarını da eklemek gerekiyor.
“Borsa yükseldi, Türk parası değerlendi, ihracat arttı” gibi açıklamalar ekonominin durumu ile ilgili bilgi verebilir. Buna karşılık bunun sonuçlarının patronlar ve işçiler için aynı olmayacağı bilinmelidir. Medyanın duruma göre “pompaladığı” haberler, kamuoyunu yönlendirmeyi ve genellikle de emekçiler için bir hayali yaymaya çalışır: “Borsa yükselişte, ekonomi düzeliyor” vb.
|
|
Devamını oku...
|
|
Son 30 yıldır (1980’lerden beri) çevre ülkelerde yaşanan krizlerin çoğunun nedeni bu ülkelere dış kaynak girişlerinin aniden durması veya tersine dönmesindendir. Dış borçlanma yoluyla sanayileşen, hızlı kalkınma programı izleyen (Türkiye’nin de içinde olduğu) ülkeler pazarın tıkanması ve dış kaynak girişinin durması sonucu borçlarını çevirmekte ve yeniden üretim için gereken finansman ihtiyacını karşılayamadıkları için krize sürüklendiler.
Türkiye yerli ve uluslararası tekelci sermayenin ve IMF’nin istekleri doğrultusunda 1989’da sermaye hareketlerini serbestleştirdi. Türkiye’nin yaşadığı son üç krizde de (1994, 2001, 2008-2009) bu serbestleştirmenin (liberalleştirme) etkisini, ani sermaye çıkışlarının tetikleyici bir rol oynadığını görüyoruz. 2008’de Türkiye’ye 33,8 milyar dolar net sermaye girişi olmasına rağmen bu rakam bir yıl sonra 2009’da % 82’lik bir daralmayla 6,2 milyar dolara gerilemiştir.
|
|
Devamını oku...
|
|
Tuzla tersanelerindeki işçi ölümleri son bulmuyor. Ölüm tersanelerinin 136. kurbanı, MHP İstanbul milletvekili Ali Torlak’a ait Torlak tersanesinde taşeron işçi olarak çalışan Nurettin Bingöl oldu. Vinç sepetine bir geminin bodrosunu yıkamak üzere çıkan Bingöl vincin denge halatları kopunca vinç sepeti ile birlikte yere çakılıp yaşamını yitirdi. Bingöl’ün düşüp feci şekilde can verdiği vinci, vinç operatörünün değil meydancının kullandığı ortaya çıktı.
15 Temmuz sabahı meydana gelen bu olaydan kısa bir süre sonra 24 Temmuzda bu kez Zonguldak Ereğli’de Ustaoğlu tersanesinde dört işçi, çalıştıkları iskelenin çökmesi sonucu öldü. Daha önce maden ocağı patlamalarından ölümlerin meydana geldiği Zonguldak’ta bu kez tersane işçileri çalışırken ölüyordu.
|
|
Devamını oku...
|
|
15 Haziran 2010 tarihinde TBMM'ye sunulan "Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi" ve "Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı'nın Teşkilat ve Görevleri Hak-kındaki Kanun" ile, işçi sağlığı ve iş güvenliğini tamamen ortadan kaldıracak değişiklikler yapılması planlanıyor.
Maden, tersane ve daha birçok işyerinde ölüm haberlerine yenileri eklenirken, hükümet “kaderci” ve “sermayeden” yana tavrını bir kez daha gösterdi.
|
|
Devamını oku...
|
|
İstanbul Büyükşehir Belediyesi ile Belediye-İş Sendikası arasında tıkanan sözleşmelerde grev aşamasına gelindi. 13 Temmuz günü Belediye-İş, İstanbul'da örgütlü olduğu işyerlerinde tam gün iş bıraktı. Ardından kitlesel katılımlı bir yürüyüş sonucunda grev kararını Büyükşehir Belediyesi'ne astı. Büyükşehir Belediyesi’nden sonra Zeytinburnu, Sultangazi ve Gaziosmanpaşa gibi ilçe belediyelerinde de tıkanan toplusözleşmeler sonucu grev kararı asıldı.
Grev kararı asılan belediyelerde şimdi arabuluculuk sürecinin dolması beklenecek. Ardından grev kararı arabuluculuk sürecinde masada çözülemezse grev uygulamaya geçilecek.
|
|
Devamını oku...
|
İşçiler, yıllık ücretli izinlerini ağırlıklı olarak yaz aylarında kullanırlar. O nedenle, bu anayasal ve yasal hakkın neleri içerdiği ve uygulama esasları bu yazımızın konusunu oluşturmaktadır. İşçi işe başlamasının üzerinden bir tam yıl geçmesiyle yıllık ücretli izine hak kazanır. Bu bir yıl zarfında hastalık, gebelik ya da doğum nedeniyle çalışılmayan günler olması, ücretli ya da ücretsiz mazeret izinleri kullanılması bu durumu değiştirmez. Ancak işverenden izin almaksızın işe gelinmeyen günler ve grevde geçen süreler, yıllık ücretli izni hak etme açısından çalışılmış günler arasında sayılmaz. Bu süreler bir yıldan düşülür, dolayısıyla yıllık izni hak etme tarihini erteler. Yine belirli süreli (geçici), kısmi süreli (part-time) çalışma ve çağrı üzerine çalışma durumunda da çalışmaya başlanılan tarihin üzerinden bir tam yıl geçmesiyle yıllık ücretli izne hak kazanılır. Bu tür iş ilişkileri nedeniyle izin sürelerinde ve yıllık ücretli izne ait diğer haklarda kısıtlama yapılamaz. Örneğin haftada üç güm çalışan ya da haftanın altı günü dörder saat çalışan bir işçi, işe girmesinin üzerinden bir tam yıl geçmesiyle yıllık ücretli izne hak kazanır. Buna karşılık bir yılı geçmeyen mevsimlik işlerde ya da kampanya işlerinde çalışan işçiler yıllık ücretli izne hak kazanamaz.
|
|
Devamını oku...
|
|