AKP Hükümeti muhalefete tahammül edemiyor. Kendi otoritesine boyun eğmeyen tüm toplum kesimlerini düşman olarak görüyor ve onlara “düşman” gibi muamele ediyor. İktidarın bu tavrı siyasi desteğini eritiyor. Siyasi desteği eridikçe daha da saldırganlaşıyor. Örneğin hiçbir “siyasi akıl”, ekonomik kazanımlarını kaybetmemek için barışçı gösteriler yapan Tekel işçilerinin maruz kaldığı polis vahşetini açıklayamaz. Onların, Ankara’nın kışında “düşmanı denize döker gibi” soğuk havuza doldurulmasını izah edemez. Valinin, “provokasyon duyumu” aldıkları için, bu yola başvurdukları iddiasına kargalar bile güler. Siyasi iktidarın Tekel işçilerine saldırısı, ekonomik krizle birlikte daha da yoksullaşmaları nedeniyle zaten hükümete diş bilemekte olan işçi ve emekçileri daha da hiddetlendirmiştir. İşçi ve emekçilerin önemli bir kesimi, AKP’nin artık iflah olmayacağına inanmaktadır.
“KCK Operasyonu” adı altında, içinde seçilmiş belediye başkanlarının da yer aldığı, onlarca Kürt siyasetçi gözaltına alınıyor. Bunlar savcıya çıkarılırken, henüz haklarında tutuklama kararı verilmemişken, elleri kelepçelenerek tek sıra halinde diziliyor ve bu halde çekilen fotoğrafları basına servis ediliyor. Bu yolla, Kürt siyasetçilerin onurlarının kırılması, Kürt halkı nezdinde değersizleştirilmeleri hedefleniyor. Ama Kürtler bunu kendi iradelerinin kelepçelenmesi olarak değerlendiriyor. O nedenle söz konusu fotoğraf Kürt siyasetçileri değersizleştirmiyor, AKP hükümetinin ve devletin Kürtlerin gözünde tükenmesine yol açıyor.
ÖZEL HARP DAİRESİ NEDEN HEDEF OLDU?
İşçilere ve Kürtlere yönelik saldırılar sürerken, polis ve savcılar, “derin devletin beynine”, Özel Harp Dairesine yönelik bir operasyon gerçekleştiriyor. Özel Harp Dairesine mensup iki subayın Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’a yönelik suikast hazırlığında iken yakalandığı iddia edilerek, bu kurumun karargâhında arama yapılıyor. Arama “Kozmik Odaya” değin genişletilerek, sözde bu örgütün “kara kutusuna” ulaşılmaya çalışılıyor! Ancak bu gelişmeler ne emekçilerde ne de kamuoyunda heyecan yaratıyor. TSK bile, en mahrem yerine, “yatak odasına tecavüz” anlamına gelebilecek bu gelişmeden pek etkilenmişe benzemiyor. “Islak imza” olayındaki kadar bile tepki göstermiyor, yasal sürecin işlediğinden söz etmekle yetiniyor.
Yaklaşık altmış yıl önce, “olası bir Sovyet Rusya işgaline” karşı toplumsal direnişi örgütleme gerekçesiyle, ABD emperyalizminin öncülüğünde kurulmuş olan bu örgütün, ülkede gerçekleştirilen bir dizi provokasyon, suikast ve katliamda parmağı olduğuna inanılmaktadır. Dolayısıyla bu örgüte yönelik operasyonla gizli kalmış birçok katliam ve suikastın aydınlatılabileceği düşünülebilir. Ancak bir yandan toplumun geniş bir kesiminin AKP hükümetinin “demokratlığına” inanmaması, diğer yandan büyük iddialarla açılan “Ergenekon Davasında” aylardır “havanda su dövülmesi”, halkta bu yönde bir beklentinin oluşmasını engelliyor. O nedenle çok özel bir gelişme olarak değerlendirilebilecek bu operasyon, emekçi halk nezdinde gereken ilgiyi görmüyor.
Aslında bu operasyonla, son yirmi yılda uluslar arası alanda meydana gelen gelişmeler dolayısıyla, emperyalist-kapitalist sistem ve devlet açısından önemini büyük ölçüde yitirmiş olan bir kurumun üzerine, tasfiye amaçlı olarak gidilmesi söz konusudur. Kuruluş amacı ortadan kalkan bu örgütün, görece özerk ve denetim dışı konumundan yararlanabilecek kimi mensuplarının “özel amaçlı” olası faaliyetleri, hem TSK’yi hem de hükümeti rahatsız etmektedir. Irak’ta, “çuval geçirme operasyonuna” yol açan örgüt elemanlarının faaliyetleri, bu duruma örnek olarak gösterilebilir. “Derin devletin” güncel stratejik hedefler doğrultusunda, yeni bir konsept çerçevesinde örgütlenmeye çalışıldığı günümüzde, “eskimiş”, sistem açısından yük oluşturan örgütlenmelerin ve yapılanmaların tasfiyesi gündeme gelmiştir. Son operasyon da bu çerçevede değerlendirilmelidir. Yani günümüzde ÖHD ya da STK devlet ve sistem açısından eski ÖHD ve STK ölçüsünde önemli olmadığından, gerçekleştirilen operasyon da o denli önemli değildir. Doğal olarak, bu süreçte örgütün geçmişteki operasyonlarının deşifre edilmesi beklenmemelidir. Bunu sağlayacak olan, kontrgerillanın mağdurları olan emekçiler, ezilenler ve devrimcilerin mücadelesidir.
“DERİN DEVLET” YENİDEN DÜZENLENİYOR
Bu noktada, kamuoyunda oluşan bir yanlış inanışa değinmek gerekmektedir. AKP hükümetinin desteğiyle, polis ve savcıların, “Ergenekon Operasyonu”, “Kafes Operasyonu” vb. adlarla asker ve sivil bürokrat kadrolara karşı gerçekleştirdiği tutuklama ve tasfiye faaliyetleri, AKP’nin “kendi derin devletini” oluşturduğu yönünde değerlendirmelere yol açmaktadır. Bu görüş tam bir safsatadır. Bir partinin ya da hükümetin “derin devleti” olmaz. “Derin devlet” özerk bir yapıdır ve devletin kendisidir. Partiler ve hükümetler geçicidir ama devlet kalıcıdır. Nasıl ordu şu ya da bu partinin ya da hükümetin ordusu değilse, nasıl ÖHD şu ya da bu partinin ya da hükümetin örgütü değilse, “derin devlet” de kimseye ait değildir. Kendisi özerk ve başat olandır. AKP hükümetinin “derin devleti” yoktur. Buna karşılık “derin devlet” AKP’yi kullanmakta, yönlendirmekte ve hatta kimi zaman “provoke etmektedir”. AKP Hükümetinin “derin devlete” en yakın isimi olan Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek’in bile, ÖHD-STK’na yapılan operasyondan bir şey anlamadığını ifade etmesi bu durumun bir yansımasıdır.
Bu durum, “derin devletin” yeni bir “devlet aklı” çerçevesinde yeniden örgütlenmeye çalışıldığı gerçeğini atlamamızı gerektirmez. Bugün yapılmak istenen de budur. Ama yeni “devlet aklı” AKP tarafından oluşturulup geliştirilmemektedir. Elbette bu “aklın” oluşumunda, bu partiye yakınlık duyan siyasetçi, stratejist, bürokrat ya da yazarların katkısı olabilir. Ancak bu durum AKP ile “derin devlet” arasında doğrusal bir bağ kurulmasını gerektirmez. Buna karşın, Türkiye’nin uluslararası emperyalist-kapitalist sisteme ekonomik, askeri, kültürel ve siyasi açıdan güçlü bağlarla bağlı olduğu dikkate alındığında, yeni “devlet aklının” oluşmasında kimlerin belirleyici olabileceği daha iyi anlaşılabilir. Ayrıca bu sürecin devletin demokratikleşmesine yol açtığı iddiasının, Kürtlere, işçi sınıfına ve onların önderlerine yapılan saldırılar dikkate alındığında, gerçek dışı olduğu kolayca anlaşılır.
AKP HÜKÜMETİNİ EMEKÇİLER VE EZİLENLER BİTİRECEK
Kuşkusuz, devlet kurumlarının yeniden şekillendirilmeye çalışıldığı bu sürecin siyasi sorumlusu AKP hükümetidir. Belirli ölçüde hükümetin irade ve kontrolü dışında cereyan eden gelişmeler, kendisini güçlendirdiğine ve siyasi alanını genişlettiğine inandığı için, hükümet tarafından desteklenmektedir. Ancak bu süreç zaman, zaman “bir filin zücaciye dükkânına girmesine” benzer tahripkâr sonuçlar da yaratmaktadır. Bir yandan bürokratik sınıfla hükümet arasında ilişkilerin gerginleşmesine neden olurken diğer yandan kitle desteğinin erimesine yol açmaktadır. Her ne kadar hükümet, gelişmeler bağlamında kendisinin büyük güç sahibi olduğunu zannederek, tüm karşıtlarına fütursuzca saldırılar düzenleyip, siyasi alanını genişlettiğine inansa da, süreç tersine işlemektedir. Toplumsal muhalefeti bastırıp, siyasi olarak güçlendiğine inandığı noktada, aslında güç kaybetmektedir. Tekel, itfaiye ve demiryolu işçilerine vahşice saldırarak işçi, emekçi ve yoksulların desteğini kaybetmekte, Kürt siyasetçilere kelepçe takarak, var olmakla övündüğü bölgede bitmektedir. Bürokratik sınıfla yürüttüğü kavga ise, bir bütün olarak yönetici sınıfı istikrarsızlaştırma riski yaratması nedeniyle, burjuvaziyi rahatsız etmektedir. AKP Hükümeti, en pervasız saldırılarını gerçekleştirdiği ve kendisini en güçlü sandığı anda, aslında tükenişini hazırlamaktadır. AKP ve hükümetin siyaseten bitişi, işçi, emekçi ve ezilenlerin daha da yükselecek mücadelesiyle gerçekleşecektir.
|