2009 DA KRİZİN YÜKÜNÜ İŞÇİLER YÜKLENDİ PDF
AddThis Social Bookmark Button

İşçi Demokrasisi Sayı 92(Ocak 2010) Sayfa 52008’de başlayan ve 2009’da tüm ağırlığınca bir karabasan gibi işçi sınıfının üzerine çöken ekonomik krizin etkileri 2010’da da sürecek. Bugüne kadar kriz karşısında hükümet tarafından izlenen politikalar hep sermayenin işine yaradı. Onun çıkarlarını korudu. Krize karşı alınan önlem paketleri sermayeye kaynak akıtmaktan, bankaları, büyük şirketleri korumaktan, kaynak sıkıntısı içine düşen şirketleri ve patronları düze çıkarmaktan öte bir içeriğe ve işleve sahip olmadı.

Kriz sonucu zengin daha zenginleşirken işçi sınıfı daha da yoksullaştı. Kriz nedeniyle sadece Türkiye’de 1,5 milyon işçi işten atıldı. Milyonlarca işçi-işsiz açlığa, yokluğa ve yoksulluğa terk edildi. İş ve işten atılmalara karşı mücadele, işçi sınıfının en öncelikli taleplerinden biri haline geldi. Buna karşı AKP hükümeti işten atmaların yasaklanması için hiçbir girişimde bulunmadı. Aksine İtfaiye ve Tekel’de de görüldüğü üzere, kendisinin kamu adına patronu olduğu işyerlerinde tam bir kapitalist gibi davrandı.

İşten atılan işçilerin işsizlik fonundan yararlanma koşulları hükümet tarafından ağırlaştırıldı. Siyasal iktidar işsizlik fonunu adeta işveren fonuna çevirdi. Önce fonda biriken gelirlerin bir kısmını GAP’ta kullanmak üzere bütçeye gelir kaydetti. Sonra kısa çalışma ödeneği ve 29 yaş altı işe yeni giren işçilerin SGK primlerinin işveren paylarının işsizlik fonundan karşılanması için yasada değişiklik yaptı. Bu yasa değişikliği aynı zamanda patronlara 29 yaş üstü işçi çalıştırmamak için zemin oluşturdu.

İşsizlik basıncıyla ücretler baskılandı. Çalışma koşulları ağırlaştı. İş süreci olabildiğince esnekleştirildi ve kuralsızlaştırıldı. Eğitimden sağlığa her şey metalaştı ve piyasaya açıldı.

Özelleştirmeler ve taşeronlaştırmalar ve benzeri yollarla kamu kaynakları sermayeye peşkeş çekildi. Bu arada alınan-verilen komisyonlarla siyasetçiler de zenginleşir ve burjuvalaşırken aynı süreç sendikasızlaştırma, iş sürecinin esnekleştirilmesi, kuralsızlaştırılması ve güvencesiz çalışmanın yaygınlaşması şeklinde işledi. Kayıt dışılıktan şikayet eden ve ekonomiyi kayıt altına almaktan söz eden hükümet, kayıt dışı çalışmayı kendisi teşvik etti. Bugün kamu işyerlerinde çalışan işçilerin çoğu sigortasızdır. Ana yüklenici firma olarak kamu işverenleri bu durumu görmekte ve ortadan kaldırmak için değil tersine bu durumu yaygınlaştırmak için çalışmaktadır.

Reform adı altında çıkarılan iş yasaları, SGK’da yapılan değişiklikler, istihdam büroları adı altında çıkarılmak istenilen kiralık işçi yasası modern köleliğe geçişi hızlandırmakla kalmıyor, kıdem tazminatını da otomatik olarak işlevsiz kılıyor. Bu düzenlemelerle taşeronlaştırmanın, esnek çalışmanın kapıları sonuna kadar açılıyor. Daha önce sendikaların baskısıyla köşkten dönen istihdam büroları yasası yasalaşırsa, işçinin patronu, çalıştığı işyerinin sahibi değil onu oraya kiralayan şirket olduğu için sendikalaşmak adeta imkansızlaşacak.

Hükümet ve sermaye bugüne kadar işçi sınıfı karşısında tek bir cephe gibi davrandı. Sendikalar ve sendikalaşma faaliyeti üzerinde baskı oluşturuldu. AKP iktidarı devlet güdümlü Türk-İş ve Türk Kamu Sen ile yetinmeyerek kendi güdümünde sendikalar (Hak-İş, Memur Sen) yaratmaya çalıştı. İşçi hareketini ve örgütlerini bölüp parçalamak, dolayısıyla etkisizleştirmek için ince taktikler uyguladı. Sendikalaşmak isteyen işçiler; Yörsan’da, Arçelik’te, Sinter’de vb. işten atıldı. İşçilerin en küçük bir hak arama eylemi dahi işverenlerin ve siyasal iktidarın dolayısıyla güvenlik güçlerinin hep hışmına uğradı.

ZAMLAR İŞÇİLER İÇİN DOLAYLI VERGİLERDİR

İşçiler 2009’da krizin yükünü sadece çalışma yaşamında yüklenmekle, daha çok çalışıp daha az ücret almakla ve sosyal hak kayıplarına uğramakla kalmadı. İşsiz kalan ve eskisinden daha düşük ücretle çalışmak zorunda kalan işçiler bir de yüksek vergiler ve temel tüketim maddelerine yapılan zamlarla sömürüldüler, soyulup soğana çevrildiler. Sağlıktan eğitime her şey metalaştı. Temel hizmetlere ulaşmak daha bir zorlaştı.

2010’a zam yağmuruyla girdik. Zamlar çalışanlar için dolaylı vergiler demektir. Hükümet dolaylı-dolaysız vergiler yoluyla işçileri bir kez daha soyuyor ve sömürüyor. Yerli yabancı sermayeye kolaylık sağlayan; repodan, tahvil ve bonodan kesilen %10 stopaj vergisini %3’e indirmeye hazırlanan hükümet, söz konusu işçiler olunca tam tersi davranıyor.

Akaryakıta, sigaraya ve alkollü içkilere, değerli kağıtlara ek vergiler getiriliyor. Otoyollara, köprülere, çalışanların tükettiği ürünlere iğneden ipliğe zam yapılıyor. Akaryakıta gelen vergi anında tüm temel tüketim maddelerine zam olarak yansıyor. Bu doğrudan ve dolaylı vergiler (zamlar) yoluyla elde edilen kaynaklar bize iş, aş ve kamu hizmetleri olarak geri dönmeyecek. Aksine bu vergiler ve zamlar yoluyla sağlanan gelirler hükümetin bütçe açığını kapamak ve sermayeye yeni kaynak yaratmak için kullanılacak.

KAZANMANIN YOLU BİRLEŞİK MÜCADELEDEN GEÇİYOR

İşçi sınıfı hareketi, 2009’da krizin ve işsizliğin yol açtığı yıkıma, sermayenin ve hükümetin topyekun saldırılarına rağmen yok edilemedi. Geriletildi… Kimi mevzilerini kaybetti. Hak kayıplarına uğradı. Buna rağmen mücadele gerileyerek ve inişli çıkışlı da olsa sürdü. Yer yer, zaman zaman birleşip genelleştiği süreçlerden ise kazanımlarla çıktı.

DİSK’in ve KESK’in önderliğinde sosyalist çevrelerin desteğiyle Taksim üzerinden süren 1 Mayıs mücadelesi, Taksim’in kapılarının işçi sınıfına tamamen açılmasını sağlayamadıysa da 1 Mayıs’ın burjuvazi tarafından tanınması ve yasalaşmasını sağladı.

Krizin tüm ağırlığı, sınıf hareketinin dağınıklığı ve zayıflığına karşın mücadele ateşi söndürülemedi. Çoğu kere mücadele yerel-işyeri hareketi ve faaliyetleri olarak sürdü. Eylem ve örgütlenmeler yerellerle-işyerleri ile sınırlı kaldığı müddetçe yengi ve yenilgi de sınırlı oldu. Hareket ancak yerellikten çıktığı, birleşik bir işçi kitle hareketi olarak kendini gösterdiğinde kolektif kazanımlar elde edebildi. Ve bu süreçlerde siyasallaşmaya açık hale geldi.

Kriz koşullarında kamu çalışanlarının TİS ve gev hakkı için 25 Kasım’da gerçekleştirdiği grev, Tekel işçilerinin direnişi krizin en yoğun olarak yaşandığı günlerde işçi hareketinin umudu oldu. Bu eylemlerde sağ eğilimli sendikaların da yer almış olması önemli bir gelişmeye; işçi sınıfının yeniden şekillenmeye başladığına bir işaret olarak addedilmelidir. Uzun süredir sınıfsal algıları zayıflayan işçilerin, krizin sonuçlarına karşı yeniden sınıfsal reflekslerinin ortaya çıkması ve mücadeleye atılmaya başlamaları sınıf mücadelesi açısından önemli bir gelişmedir.

 

Yazı Dizisi

TÜRKİYE İŞÇİ SINIFI TARİHİNE KISA BİR BAKIŞ (9)

1989-1991: HER YERDE DİRENİŞ, HER YERDE EYLEM
1989 yılına gelindiğinde, işçilerin gerçek ücretleri dibe vurmuş, yoksullaşma had safhaya ulaşmıştı. ANAP-Özal iktidarı süresinde hak kayıpları, 12 Eylül dönemini bile kat kat aşmıştı. Bu durum, kamu emekçileri(memurlar) ve öteki çalışanlar için de geçerliydi.  1989 yılı, 600 bin kamu kesimi çalışanının toplu sözleşme yılı olması yanında, ülke çapında yerel seçimlerin yapılacağı, dolayısıyla, siyasi iktidarın kamuoyu desteğinin test [ ... ]


Türkiye İşçi Sınıfı Tarihine Kısa Bir Bakış