TARİHİMİZİ ÖĞRENELİM
GİRİŞ:
Türkiye işçi sınıfı genç bir sınıf. Bugün üretim sürecinde yer alanların, ancak üçüncü kuşak işçiler olduğunu söyleyebiliriz. Kaldı ki bunlardan babası ve dedesinin de işçi olanı çok az. Bu durumun ülkede kapitalizmin gelişmesinin gecikmesiyle bağlantılı olduğunu görmek gerekir. Bu gerçekliğe karşın, işçi sınıfı bu süreçte, kitlesel ve militan bir dizi eyleme imza atmış, başarılı birçok direniş gerçekleştirmiştir. Ancak bir yandan işçi sınıfının tarihsel hafızası olacak güçlü bir işçi sınıfı partisinin eksikliği diğer yandan sendikal örgütlülüklerin nitelik ve nicelik olarak sürekli gerileyen, zayıflayan bir ivme göstermesi, genç işçilerin sınıf mücadelesi tarihi hakkında bilgisizliğini getirmektedir. Bu durum güne ilişkin mücadele azim, kararlılık ve deneyimlerinde zaafa yol açmaktadır.
Sınıfın tarihine ilişkin bu dar kapsamlı çalışmayı, günümüz işçilerini geçmişleri konusunda aydınlatmak, sınıfın geçmişteki mücadelelerine ilişkin onların ilgilerini uyandırmak ve bu konuda derinleşmelerini ve yoğunlaşmalarını sağlamak yönünde mütevazı bir çaba olarak görmek gerekir. Bu sağlanabildiğinde, işçi sınıfının günümüzdeki mücadelesi tahkim edilmiş, güçlendirilmiş olacaktır.
TÜRKİYE İŞÇİ SINIFI TARİHİNE KISA BİR BAKIŞ (1)
“İşçi sınıfının zincirlerinden başka kaybedeceği bir şey yoktur”. Bu slogan, işçi sınıfının kapitalist sistem içindeki konumunu ifade eder. İşçi sınıfının kapitalist sistemden bir çıkarı yoktur, sisteme göbeğinden bağımlı değildir. Tam tersine sistem onu mülksüzleştirmiş ve ücretli kölelik zincirine(ekonomik zorunluluk yoluyla) mahkum etmiştir. Yukarıdaki slogan, bu tespite bağlı olarak, işçi sınıfının, kapitalizmi bertaraf edip, sınıfsız, sömürüsüz bir düzen kurmaktan çıkarı olan ve buna yetenekli yegane sınıf olduğunu belirler ve ona siyasi ve toplumsal bir görev yükler. İşçi sınıfını, kapitalist toplumdaki öteki sınıflardan ve tarihte ezilen ve sömürülen diğer toplumsal kesimlerden ayırt eden iki temel özelliği vardır: Birinci olarak, üretim araçlarına sahip olmaması anlamında mülksüzleşmiş olması ve dolayısıyla yaşamını sürdürmek için işgücünden başka satacağı herhangi bir şeyi olmaması. Burada mülksüzleşmeden söz ederken, kişinin oturacak bir eve, ev eşyalarına ya da bir kenarda üç- beş kuruşa sahip olup olmamasından söz etmiyoruz. Önemli olan sahip olduğu varlık ya da servetleri sayesinde çalışmadan yaşamasının mümkün olup olmadığı ya da onu küçük üretici, esnaf ve zanaatkardan ayırt edecek bir şekilde, yeniden üretim sürecinde, emeğinin yanında kullandığı bir sermayeye, üretim araçlarına sahip olup olmamasıdır. İşçi, yaşamak için işgücünü satmak zorundadır, başka bir alternatifi yoktur. Eğer verili durumda, fiilen işgücünü satarak geçimini sağlamakla beraber, farklı bir biçimde de yaşamını sürdürme potansiyeline, ya da bu tür beklenti ve amaçlara sahipse, o kişi fiilen işçi olsa da, karmaşık bir sınıf karakterine sahip olur; proleter özellikler yanında, küçük burjuva davranış biçimleri gösterir. Bu ve benzeri durumlar zengin bir tartışma konusudur.
İşçi sınıfının ikinci özelliği ise, işgücünü satabilmesi açısından, özgür olmasıdır. Bu yönden, tarihte yer alan öteki sömürülen sınıflardan; tüm varlığı ile sahibine bağlı olan köle ya da toprağı bırakıp gidemeyen, feodal beyin toprağında çalışmakla yükümlü serften farklılık gösterdiği gibi, kapitalist toplumda da, zaman, zaman fabrikalarda, madenlerde ya da çeşitli inşaat işlerinde, zorunlu olarak, işçilik yaptırılan, mahkum, asker ya da savaş esirlerinden de farklılık gösterir. Bu ikinci kesimdekiler fiilen işçilik yapmakla birlikte, sınıf karakteri göstermedikleri gibi, kendi iradeleri dışında da olsa, işçi sınıfı mücadelesini baltalama işlevi taşırlar.
İşçi sınıfı, sermaye sahibi burjuvazi ile birlikte, kapitalist toplumun temel sınıfıdır. Daha önceki toplum biçimlerinde de arızi olarak yer almakla birlikte, modern anlamda işçi sınıfı kapitalizmin eseridir. Kapitalizmin gelişmesi ile birlikte servetler burjuvazinin elinde toplanır ve sermaye haline gelirken, diğer yandan gerek kırsal kesimde geniş köylü kitleleri gerekse şehirlerde küçük esnaf ve zanaatkarlar mülksüzleşip işçi sınıfı kitlesini oluşturmuşlardır. Kapitalizmin gelişimi, mülksüzleşme ve işçi sınıfının sayıca çoğalmasını beraberinde getirmiştir. İşçi sınıfının sayıca çoğalması ise, işçi mücadelelerinin daha örgütlü ve etkin hale gelmesine yol açmış; böylece işçi sınıfı, tarih sahnesinde güçlü bir toplumsal ve siyasi aktör olarak yerini almıştır.
KAPİTALİSTLEŞME HIZLI BİR MÜLKSÜZLEŞMEYİ GETİRMEDİ
Cumhuriyet kurulduğunda bugünkü sınırlar içinde yaşayan insanların sayısı 13 milyon civarındaydı. Nüfusun yüzde seksen beşi köylerde yaşıyordu ve tarımda kullanılan üretim aletlerinin teknolojik düzeyi çok geriydi. Nüfusun azlığına teknik gerilik de eklenince, ekilebilir toprakların önemli bir kısmında üretim yapılamıyordu. Ülkede kapitalizmin gelişmesine, bayındırlık faaliyetlerinin hız kazanmasına ve gerek en verimli topraklar ve gerekse servetler belirli ellerde toplanmasına rağmen, nüfusun yetersizliği tarım ve sanayiye damgasını vurmuştu. Buna bağlı olarak mülksüzleşme çok yavaş yaşandığı gibi işgücü eksikliği kronik bir hal almıştı. Cumhuriyetin kuruluşundan 25 yıl sonra, 1940 lı yılların sonunda nüfus 19 milyon civarında ve kırsal kesim nüfus oranı ise halen yüzde seksenin üzerindeydi. Bu dönemde kürtaj suç olduğu gibi, doğum kontrolünü sağlayıcı bilgi yayanlar için bile çeşitli cezalar öngörülüyordu.
Verimli toprakların belirli ellerde toplanması, toprağını kaybeden köylülerin işçi olarak çalışmak için, topraktan kopup şehirlere göç etmesini sağlamıyordu. Bunlar ya daha verimsiz toprakları ekmeye başlıyor ya da köylerinde kalarak büyük toprak sahiplerine yarıcılık, ortakçılık yapıyorlardı. Ancak belirli dönemlerde, kısa süreler için, madenler, demiryolu inşaatı veya pamuk tarlaları gibi yerlerde çalışmaya gidiyor ve tuz, bez, çay, şeker, tütün ya da başlık parası gibi gereksinimlerine yetecek kadar para kazandıklarında ise, köylerine geri dönüyorlardı. Mevsimlik işçilik egemen durumdaydı. Mülksüzleşme süreci işçileşmeye yol açmıyor ve sınıf dinamiklerini harekete geçiremiyordu.
Bu dönemde, özel sermaye, sınai üretime yatırım yapmak ve fabrikalar kurmak yerine, tatlı kârlar getiren, ithalat, ihracat ve iç ticaret gibi işlerle uğraşıyordu. Tek tük sanayi yatırımı girişimi, devletin gösterdiği tüm kolaylıklara karşın, fiyasko ile sonuçlanmıştı. Kapitalist sistemin girdiği 1929 büyük ekonomik bunalımı ile birlikte, ülkede devlet eliyle sanayileşmeye hız verildi. O noktada, yatırımlar esas olarak, gıda, tekstil, tütün işleme alanında ve madencilik ile hizmet sektöründe yoğunlaşmıştı. Tüm ülkedeki daimi işçilerin sayısı ancak yüz binlerle ifade ediliyordu. Devlet eliyle kurulan işletmeler de, lojman, kimi sosyal haklar ve kırsal kesime göre çok daha iyi yaşam koşulları sağlayacak ücret düzeyine rağmen, işgücü sıkıntısı, yüksek işçi devri gibi sorunlarla karşılaştı. Örneğin 1942 yılında Karabük Demir Çelik Fabrikasında varolan 4300 kişilik kadronun sadece 3100’ü doldurulabilmişti. 1940 ların başında Seyhan Milli Mensucat Fabrikasında çalışan işçilerin en az yarısı mülk sahibiydi ve tarımla ilişkiliydi. Sanayi kuruluşlarında işgücü sıkıntısı yanında, işçi devri de çok hızlıydı. 1930 ve 40 lı yıllarda, yılbaşında çalışanların yaklaşık üçte ikisi yıl içinde işi bırakıyordu. Yani bir işletmenin işçilerinin üçte ikisi yıl içinde değişmiş oluyordu. Bunun yanında işe devamsızlık had safhadaydı. İşe devam zorunluluğu gibi bir alışkanlık ve sınıf disiplini gelişmemişti. Herhangi bir gün esas alındığında, o işyerinde çalışıyor görünen işçilerin üçte biri işe gelmemiş oluyordu. Bütün bunlar dikkate alındığında, özellikle maden işletmelerinde, işgücü açığı, hükümlü ve asker çalıştırılarak kapatılmaya çalışılıyordu.
|