|
Türkiye’nin nasıl bir ülke olduğu sorulduğunda, sermayedarlar, burjuva politikacıları ve medya kalemşorları, ülkenin, Avrupa Birliği ile tam üyelik görüşmelerini sürdüren, dünyanın en büyük 20 ekonomisinden biri (G–20 üyesi)olmasını öne çıkaracaklardır. Çünkü bu özellikleri ile Türkiye, yerli ve yabancı sermaye açısından, geniş ve istikrarlı bir pazar, kârlı bir yatırım alanıdır. Ancak, işçi sınıfı ve emekçiler söz konusu olduğunda, farklı kıstasları göz önünde bulundurmak gerekmektedir. Örneğin demokrasinin gelişmişliği göz önüne alındığında, Türkiye, yarı-demokratik ülkeler arsında sayılmaktadır. Yine geniş halk kitlelerinin yaşam düzeylerini gösteren insani gelişmişlik düzeyi sıralamasında, Türkiye, dünya çapında ilk yüz ülke arasına girememektedir.
İşçi sınıfının durumunu gösteren bir ölçüt olarak, gerçekleşen iş kazalarının sayısında, Avrupa’da birinci, dünyada ise Güney Kore ve Brezilya’dan sonra üçüncü sırada yer almaktadır. Bugünlerde daha çok Tuzla Tersanelerindeki işçi ölümleriyle gündeme gelen iş kazaları vahim bir düzeydedir. Türkiye, uzun bir süreden beri, işçi hakları ve özellikle sendikal hakların geriliği yüzünden uluslar arası örgütlerin eleştirisine uğramakta, işçi hak özgürlüklerini genişleten düzenlemeler yapması talep edilmekteydi. Hükümetler ise her defasında gerekli yasal düzenlemeleri yapacağı konusunda söz vermekte, ancak verdiği sözleri tutmamaktaydı. Son olarak, AKP Hükümeti söz verdiği üzere, Sendikalar Yasası ile Toplu Sözleşme ve Grev Yasasında gerekli değişiklikleri, ekonomik kriz koşullarını gerekçe göstererek Nisan ayı sonuna kadar Meclis’ten geçirmeyince, Uluslar arası Çalışma Örgütü (İLO) Aplikasyon Komitesi Türkiye’yi sakıncalı ülkeler listesine dâhil etti. Türkiye, ekonomik gelişmişlik bakımından AB üye adayı iken, işçi haklarının gelişmişliği açısından, kimi Orta Amerika ve Afrika ülkeleriyle bir arada anılır hale geldi!
Yine Uluslar arası Sendikalar Konfederasyonunun (ITUC) 68 ülkede yaptığı araştırmaya göre, geçtiğimiz yıl yaklaşık 7500 işçi, sendikalaştıkları için işten atıldı. Bunlardan iki bini Türkiye’den. Bu da ülkenin sendikalaşma özgürlüğü açısından hangi düzeyde olduğunu, sendikalı işçilerin tüm işçilere oranının neden %8 düzeyinde olduğunu ortaya koymaktadır. Yukarıda anlatılan ve işçi sınıfının adeta bir cehennem ortamında yaşamasına yol açan tablonun birkaç nedeni var.
Birincisi, işçi düşmanı siyasi iktidarlar, işçi sınıfını potansiyel “terörist” ve sendikaları da bir “terör örgütü” olarak gören patronlar ile kapitalist sistemin kurumlarıdır. Ülkede halen, işçi hak ve özgürlükleri bakımından 12 Eylül darbesi dönemi yasaları egemendir. Son otuz yılda işbaşına gelen siyasi iktidarlar buna sahip çıkmışlar ve işçi sınıfı üzerinde, darbe koşullarında yaratılan cendereyi sürdürmüşlerdir. Yeni İş Yasasında yer alan iş güvencesi sağlamaya dönük hükümler işlememektedir. Sendikal çalışmaları dolayısıyla veya geçersiz nedenle işten atılan işçilerin açtığı davalar, yasa gereği üç ay içinde sonuçlandırılması gerekirken, bir yılı aşkın süre devam etmekte ve bu durum işçi sınıfı mücadelesini ve örgütlülüğünü sekteye uğratmaktadır. İkinci olarak, sendikaların büyük bir bölümü patron işbirlikçisi çıkar örgütleri haline dönüşmüşlerdir. Esas olarak kamu kesiminde örgütlü olan sendikalar, özel kesimde büyük ölçüde patronların icazetiyle örgütlenmektedir. Bürokratik sendikal kadrolar, üye aidatlarından nemalanan asalak bir sınıf oluşturmaktadırlar. Bu durum, sınıfın sendikalara olan güvensizliğine, dolayısıyla sendikalılaşmaya karşı mesafeli durmasına neden olmaktadır.
Üçüncü olarak, işçilerin çeşitli işyerlerinde sürdürdükleri mevzi mücadeleler genelleşememekte ve sınıfın topyekûn hareketliliği yaratılamamaktadır. Sorunların çözümü işçi sınıfı mücadelesinin yükseltilmesinden geçmektedir. Burada da temel görev, başta öncü işçiler olmak üzere, az sayıdaki militan ve dürüst sendikal kadroya ve işçi sınıfı sosyalistlerine düşmektedir.
|