BİZ ASLINDA ÇOKTAN BÖLÜNDÜK PDF
AddThis Social Bookmark Button

İşçi Demokrasisi Sayı88 Sayfa9Geçtiğimiz ay, 17 Ağustos günü gazetelerde yan yana iki patlama haberi vardı. Biri Sakarya’daki bir havai fişek fabrikasında, diğeri Elazığ Koçyiğitler Kışlasında. Sakarya’da 33 yaşında bir işçi ölmüş ve 37 işçi yaralanmıştı. Elazığ’da ise yaşları 20-25 arası 4 asker ölmüş ve 3 asker yaralanmıştı.

Sakarya’da ölen işçi 10 yıldır aynı fabrikada çalışıyordu. Belli ki askerliğini bitirdikten sonra orada çalışmaya başlamıştı. Askerliğini sağ salim tamamlamıştı, bombalar mermiler ona denk gelmemişti, şanslıydı. Fakat bir işçi olarak devam eden yaşamında o kadar şanslı değildi. Tıpkı Tuzla’daki, Davutpaşa’daki işçi kardeşleri gibi bir iş kazasında yaşamını yitirdi. Üretim sırasında atölyedeki fişekler patlamıştı. Atölye yıkılmış, işçiler patlama nedeniyle yanmış ya da göçük altında kalmışlardı. Zengin eğlencelerinin görgüsüz gösterileri için havalara saçılan havai fişekler, bir kez daha işçilerin ölümüne ve yaralanmasına neden olmuştu.

Buna benzer bir patlama daha önce de yaşanmıştı. 31 Ocak 2008’de İstanbul Davutpaşa’da bir havai fişek atölyesindeki patlama yüzünden 23 işçi ölmüş, 100 den fazla işçi yaralanmıştı. Atölye yüzlerce işçinin çalıştığı sanayi sitesinde kaçak üretim yapıyordu. Kentin göbeğinde kayıtsız ve denetimsiz biçimde eğlence bombası imal ediliyordu. İşçiler sigortasız, kayıtdışı çalışıyorlar, hiç uğruna ölüyorlardı. Bunlara rağmen olayla ilgili hiç kimseden hesap sorulmadı. Hatta hiç kimseye ceza davası bile açılmadı. O günlerde bir arkadaş gazetemizde şunları yazmıştı:

“Olay yerine gelen yetkililer terör olayı olup olmadığının merakı içindelerdi. Terör saldırısı olmadığı ortaya çıkınca rahatlandı. Kimsenin Ankara’dan kalkıp gelmesine gerek kalmadı. İntikam yeminleri edilmedi. Irkçı gösteriler düzenlenmedi. DTP binaları yağmalanmadı. Kürtler taşlanmadı. Irak’ın Kürt bölgesi bombalanmadı. Ama 23 işçi ölmüştü. Kazaydı, mukadderattı, olurdu. Allah rahmet eylesindi...
Evet, patlama bir terör saldırısı değildi. Patlamayı bir terör örgütü üstlenmedi. Patlamayı hiç kimse üstlenmedi. Ne belediyeler, ne bakanlıklar, ne paşalar, ne patronlar işçilerin ölümündeki sorumluluklarını kabul etti.
Davutpaşa’da ki patlama patron devletinin terörüdür. Tuzla tersanesinde ölen işçiler, Bursa’da zorunlu gece mesaisinde yanan kadın işçiler, kamyon kasalarında ölen mevsimlik işçiler, tersanelerde vinçlerin altında can veren işçiler aynı patron devlet terörünün kurbanlarıdır.”

Dolayısıyla Sakarya’daki patlamanın da hiçbir sorumlusunun olmayacağını biliyoruz. Hiç kimse ceza almayacak. Hiçbir önlem alınmayacak. İşyeri onarılıp aynı şekilde üretime devam edecek. Bu patlamadan tam 10 sene önce 17 Ağustos depremini yaşamıştık. Sayısı bilinmeyen 10 binlerce kişi kaçak yapılar, çürük binalar yüzünden ölmüştü. Bu felaketten sonra bile hiç kimse ceza almadı. Sakarya’daki fabrikada ise nihayetinde sadece 1 işçi öldü. Böyle bir devlet 1 işçi için kılını bile kıpırdatmaz.

KAZA DA CEZA DA HEP YOKSULLARA

17 Ağustos’taki diğer patlamanın nedeni ise gazetelerdeki ilk haberlere göre, kaza sonucu patlayan bir el bombası idi. Olay ilk bakışta sıradan bir eğitim zayiatıydı. Her zaman olurdu zaten. Vatan için şehit olmuşlardı. Vatan sağolsundu. Cenazeler bayraklara sarıldı. Törenler yapıldı. Komutanlar ailelere başsağlığı diledi. Fakat bir hafta sonra olayın kazadan değil cezadan kaynaklandığı ortaya çıktı. Bir komutan nöbette uyuyan bir askere el bombasının pimini çekip vermişti. Askerin elindeki el bombası bir süre sonra patlamış ve o sırada aynı nöbet kulübesinde bulunan 4 asker ölmüştü. Yani aslında korku filmi gibi bir cinayetti sözkonusu olay. 

Gerçeğin ortaya çıkmasının ardından, haklı olarak, TSK’ya yönelik birçok eleştiri ve tartışma başladı. Ordunun olayı gizlemesi ve ailelere yalan bilgi vermesi, ölüme neden olan komutanın psikolojisi ya da sadistliği, ordudaki eğitim ve cezalandırma yöntemleri gibi konularda çeşitli yazı ve açıklamalar yayınlandı.

Ancak bunlar kadar önemli ve sorulması gereken bir soru daha var. Neden böyle ölümlerde adları okunanlar her zaman yoksullar, emekçi çocukları, işçi gençler oluyor? Cenazeler neden sanki hep aynı kenar mahallenin gecekondusundan, aynı köy evinden ya da mütevazı apartman dairesinden çıkıyor?

El bombası cezası verilen genç yoksul bir ailenin işçi çocuğuydu. 25 yaşındaydı. Askerden önce birçok işte çalışmış ve çoğunlukla da işsizdi. Bir milletvekili, iş adamı, üst düzey bürokrat ya da general çocuğu olsaydı Ankara’nın doğusundaki o kulübede nöbet tutar mıydı? Tutsa da o teğmen o çocuğa pimi çekilmiş el bombası ile ölüm cezası verebilir miydi?

Oysa askerlikte herkesin eşit olduğunu söylüyorlar. Fakat görüyoruz ki hastanede, okulda, barınmada, yasalar karşısında eşit olmadığımız gibi askerde de eşit değiliz. Vatanın nimetleri eşit dağıtılmadığı gibi, “vatan borcu” da eşit ödenmiyor. Vatanın nimetlerinden gani gani faydalananlar, iş borç ödemeye gelince bir yolunu buluyorlar.  Ya çürük raporu alıyorlar, ya yurtdışında çalışıp 21 gün bedelli askerlik yapıyorlar, ya da batının en “kebap” yerlerinde “vatan görevlerini” tamamlıyorlar. Yaşamlarında vatanın nimetlerinden bir şey göremeyenler ise “vatan borçlarını” ya en ağır şartlar altında ya da yaşamlarıyla ödüyorlar.

Sadece riskli görevlerde değil, askeriye içindeki sıradan hizmetlerdeki işbölümü bile toplumsal ve sınıfsal işbölümüne göre yapılıyor. Örneğin askerden önce garsonluk ya da benzeri hizmet sektöründe çalışanlar görev seçmelerinde hemen ayrılırlar. Alt sınıflara yönelik iş ve işletmelerde çalışanlar kışla içindeki temizlik, yemek, çaycılık, berberlik gibi işlerde görevlendirilir. Bu zorunlu hizmetler bile kimi ayrıcalıklar için imkan yaratır. Bu görevlere getirilenler askeri eğitim, izmarit toplayıcılığı gibi işlerden çoğunlukla muaf tutulurlar. Büyük oteller, restoranlar vb. yerlerde, daha üst sınıflara yönelik işletmelerde çalışanlar ise hemen orduevlerine gönderilir. Çünkü orduevlerindeki rütbeli asker ve yakınları, üst sınıfların aldığı hizmete layık görürler kendilerini. Vatan borcu adına askere alınan emekçi vatan çocuklarına havuzbaşlarında havlu tutuculuğu, restoranlarda garsonluk, bulaşıkçılık, araba yıkamacılığı yaptırılır. Askerden önce ödedikleri ve askerden sonra yıllarca ödeyecekleri vergilerle yaptırılan tesislerde, maaşlarını bu vergilerle alan subaylara “borçlarını” öderler. Karşılığı ise yasal er maaşı ayda 15 TL dir. Oysa burjuvazi bile bu işler karşılığında en azından asgari ücret ödemeye zorunludur.

“ŞEHİDİMİZ FAKİRDENDİR”

Son yaşanan “ceza bombası” olayından yaklaşık bir ay önce, 14 Temmuz’da yine “kazara mühimmat patlaması sonucu”, yine 4 asker ölmüştü. Ölen askerlerin hayat hikayeleri gibi kaderleri de aynı olmuştu. Bu 4 gençten biri askerden önce bir süre Tuzla Tersaneler Bölgesi'nde gemilerde çalışmıştı. Neredeyse her hafta bir işçinin öldüğü Tuzla cehenneminden sağ çıkmıştı ama askerde o kadar şanslı değildi. İstanbul Maltepe’deki cenazesinde arkadaşları açtıkları bir pankart yüzünden yaka paça gözaltına alındılar. Pankarta şunu yazmışlardı: “Gemiciği olan bedel öder, şehidimiz fakirdendir.” Başbakan Erdoğan’ın gemiciğiyle meşhur, 21 gün bedelli asker olan oğlundan bahsediyorlardı.

Sonuçta; İşyerinde askerde orada burada patlayan bombalar fişekler yüzünden hep emekçiler yoksullar ölüyorsa, iş kazası da, bomba da, mermi de hep onlar içinse, ölümde de yaşamda da memleketin her cefasını onlar çekiyorsa... O zaman anladık ki biz zaten çoktan bölünmüşüz.

 

Yazı Dizisi

TÜRKİYE İŞÇİ SINIFI TARİHİNE KISA BİR BAKIŞ (9)

1989-1991: HER YERDE DİRENİŞ, HER YERDE EYLEM
1989 yılına gelindiğinde, işçilerin gerçek ücretleri dibe vurmuş, yoksullaşma had safhaya ulaşmıştı. ANAP-Özal iktidarı süresinde hak kayıpları, 12 Eylül dönemini bile kat kat aşmıştı. Bu durum, kamu emekçileri(memurlar) ve öteki çalışanlar için de geçerliydi.  1989 yılı, 600 bin kamu kesimi çalışanının toplu sözleşme yılı olması yanında, ülke çapında yerel seçimlerin yapılacağı, dolayısıyla, siyasi iktidarın kamuoyu desteğinin test [ ... ]


Türkiye İşçi Sınıfı Tarihine Kısa Bir Bakış