O DÖNEMDE İŞÇİ SINIFININ ADI YOKTU
Cumhuriyeti kuran egemen yönetici sınıfa göre ülkenin halkı “sınıfsız, imtiyazsız kaynaşmış bir kütle” idi. Yani, “işçi” bir toplumsal sınıfın adı değil, sadece diğerleriyle eşit bir meslekti. 1960 sonrasına kadar, ”işçi sınıfı” ibaresini kullanmak cezai yaptırım gerektiren bir suç olup, kullananın “komünistliğini” ortaya seriyordu. Hal böyle olunca, bu dönemde işçiler en temel haklardan yoksun bırakılmıştı. İşçilerin çalışma koşullarını belirleyen İş Kanunu, ancak Cumhuriyetin kuruluşundan 13 sene sonra, 1936 yılında çıkarılabilmiş ve 1937 yılında yürürlüğe girmiştir. Daha doğru dürüst uygulanmadan, savaş koşulları bahane edilerek, 1940 yılında çıkarılan “Milli Korunma Kanunu” ile askıya alınmış ve özellikle fazla çalışma, kadın ve çocukların çalıştırılması, çalışma saatlerine ilişkin hükümleri uygulanmamış; zorunlu çalışma şartı getirilmiştir. Haftada bir gün tatil hakkı 1924 yılında tanınmasına karşın; bu ücretsiz tatildi. Çalışılmayan resmi tatil günlerinde ücret alabilmek için 1951 yılını, ücretli yıllık izin hakkını kazanabilmek için ise 1961 yılını beklemek gerekecekti. Yine, işçilere hastalandıklarında ücretsiz bakım ve yaşlılıkta emeklilik aylığı almalarını sağlayacak olan SSK, ancak 1946 yılında kuruldu.
İşçilerin grev yapabilmesi 1936 yılında çıkarılan İş Kanunu ile kesin olarak yasaklandı. Daha önceleri bu hak 1909 tarihli “Tatil-i Eşgal Kanunu” ile 1925 yılında çıkarılan “Takrir-i Sükun Kanunu” ile kısıtlama ve tehdit altındaydı. Bunlar gerekçe gösterilerek kolaylıkla yasaklanabiliyordu. Sendika kurma hakkı ise, 1938 yılında Cemiyetler Kanununda “sınıf esasına göre cemiyet kurma yasağı” getirilmek suretiyle ortadan kaldırıldı. 1926 yılında kabul edilen Borçlar Kanunu, işçiler veya örgütlerinin, işverenler ya da örgütleriyle “Toplu Sözleşmeler” yapabilmesini öngörüyordu. Ancak bunun hayata geçmesi, ancak sendikal örgütlenmenin yeniden serbest bırakıldığı 1946 yılından sonra mümkün olabildi. Bu tarihten sonra, kamu işletmeleri ve büyük özel fabrikalarda, işçiler, temsilcileri aracılığıyla, uyuşmazlık halinde, İl Hakem Kurulu ve Yüksek Hakem Kurulu aşamalarından da geçmesi koşuluyla, toplu sözleşmeler imzalayabildiler.
Çok kısıtlı haklara sahip olmalarına karşın, bu dönemde yaygın bir işçi eylemliliği görmüyoruz. Bunun başlıca iki temel nedeni var: Birincisi, yukarıdaki bölümlerde de belirttiğimiz gibi, yaşamını esas olarak, sürekli işçilik yaparak kazananlar geniş bir kitle oluşturmuyordu. İkinci olarak, bellibaşlı kamu ve özel sektör işyerlerinde sürekli ve düzenli işçilik yapanlar, yasalarda yer almayan bir dizi ileri hakka sahiptiler. Bu haklar, işçilere, özel yasa ve nizamnamelerle tanınıyordu. Bunlar arasında, ücretsiz sağlık yardımını, emeklilik sandıklarını, yemek, giysi ve lojman yardımını, makul çalışma süreleri ve fazla mesai ödemelerini sayabiliriz. Bunlara tatmin edici bir ücreti de ekleyebiliriz. Özellikle vasıflı işçiler, bu dönemde aldıkları ileri haklarla bir “işçi aristokrasisi” oluşturdular ve bir süre sonra çalıştıkları işletmelerden koparak, kendi işlerini kurup burjuvalaştılar.
Despot tek parti yönetimi, özellikle kamuda çalışan işçilere bu hakları neden tanıdı? Birinci olarak, korkusundan. Kurtuluş Savaşının önderleri ve Cumhuriyetin kurucuları olan yöneticiler, işçi sınıfının öncülüğünde gerçekleştirilen Rus sosyalist devrimini çok yakından gözlemlediler ve bu nedenle onların yüreğini proletarya korkusu sardı. O nedenle yaygın kitlesel bir proleter sınıf oluşumunu istemediler ve varolanları da, toplumun o günkü yaşam düzeyinin çok üstünde haklar vererek, pasifize etme yolunu seçtiler. Yine devlet işletmelerinin ülkenin dört bir yanına dağıtılmasının, dengeli kalkınmanın gereği olarak değil, ama işçi sınıfının belirli merkezlerde toplanarak, buralarda kitlesel bir güç oluşturmasını engellemeye dönük olduğunu söyleyebiliriz. Devletin, işçilere, kendiliğinden ileri haklar tanımasının diğer nedeni ise, işçi kıtlığına çözüm olmak üzere, kırsal kesimde yaşayan köylüler ya da kentte yaşayan küçük esnaf ve zanaatkarlar için fabrikaları ve sanayi işletmelerini çekim merkezi haline getirmektir.
Bütün bunlara rağmen, işçi sınıfının mücadelesi hiçbir zaman durmadı. Gerek Osmanlı Devleti’nin son yıllarında, gerek işgal altındaki İstanbul’da, gerek Cumhuriyetin ilk yıllarında, gerekse daha sonraki yıllar eylemler, grevler ve direnişler devam etti. Bütün bunlar antidemokratik yasal zemine ve despot siyasi iktidarların baskısına karşın gerçekleştirildi. Nerede baskı ve sömürü varsa, orada direnişin de olacağı görüldü. Nerede işçi sınıfı varsa, orada mücadelenin de olacağı görüldü. Her ne kadar yaygın, kitlesel ve uzun süreli olmasa da, geleceğe dönük kalıcı izler ve gelenekler oluşturmasa da, mücadele ve eylemlilik hep sürdü. Hatta bunlar arasında çok sert olanları da görüldü. Örneğin,1927 yılında gerçekleşen ve 3000 işçinin katıldığı, liman işçilerinin grevine polisin müdahale etmesi sonucu yaşanan çatışmalarda, 15 işçi, 5 polis öldü; 330 işçi tutuklandı.
1946 yılında, sendika kurma yasağının kalkmasının ardından, öncü işçilerin girişimi ile birbiri ardına sendikalar kurulmaya başlandı. Çok sayıda işçi bunlara akın etti. Bu sendikaların çoğunun aynı dönemde kurulan yasal sosyalist partilerle ilişkisi vardı. Bu durumdan paniğe kapılan siyasi iktidar, 1946 yılı sonunda, Sıkıyönetim komutanlığı kararıyla, hem sosyalist partileri hem de başta İstanbul İşçi Sendikaları Birliği olmak üzere, İstanbul’ da kurulmuş bütün sendikaları kapattırdı. 1947 yılında Sendikalar Kanunu çıktıktan sonra, gerek iktidar partisi CHP, gerekse ana muhalefet DP, kendi güdümünde sendikalar kurdurmaya çalıştılar. Bu iş için büyük paralar harcadılar. Ancak daha önce kendi kurdukları sendikaların kapatılmasından tedirgin olan işçiler, bu yeni sendikalara üye olmadılar; üye olanlar ise aidat ödemediler. Ancak bu süreç hem sendika ve sendikacıların, hem de siyasi partilerin bundan sonraki davranışlarına damgasını vurdu. Sendikalar “gelen ağam, giden paşam” anlayışıyla, siyasi iktidarların dümen suyunda hareket eder ve bu yolla hak kazanımları elde etme yolunu seçerken, belli başlı burjuva siyasi partiler de, işçi sınıfı ve sendikacılık hareketini denetim altında tutabilmek için “havuç ve sopa” politikası izlediler.
1952 yılında TEKSİF ve İstanbul İşçi Sendikaları Birliği öncülüğünde kurulan Türk-İş bu dönemde yöneticilerini, iktidardaki parti yandaşlarından seçerken, DP iktidarının son günlerinde bile, Başbakana bağlılık telgrafı çekmekten geri durmadı. 1952-1960 döneminde, işçilerin gerçek ücretleri yüzde otuz oranında arttı. 1952 yılında bir sigortalının yıllık ortalama geliri, ülkede kişi başına düşen milli gelirin 3,5 katıydı. Siyasi iktidar, bu dönemde de işçiler ve sendikalar üzerindeki baskısını eksik etmedi. Kendi çıkarlarıyla çelişen tutum aldığında, Türk-İş hakkında kovuşturma başlatan DP iktidarı, 6-7 Eylül olaylarını bahane ederek, İstanbul’daki bazı sendikaların faaliyetini durdurdu. 1957 yılında ise, Ankara, Adana, Samsun, Diyarbakır ve Bursa Sendika Birliklerini kapattı. 1960 yılına gelindiğinde, Türk-İş’in 174 bin üyesi vardı ve bu rakam, tüm sendikalı işçilerin yüzde 62 sini oluşturuyordu. Bu dönemde, işçilerin çeşitli ekonomik taleplerini dile getirmek için yapmak istedikleri hiçbir yasal gösteri ve mitinge izin verilmedi. İşçiler sadece “Komünizmi Protesto Mitingleri” yapabildiler.
Devam edecek…
|