“DÜN HALEPÇE BUGÜN KELEPÇE” PDF
AddThis Social Bookmark Button

Devletin tüm kurumlarının tam bir mutabakat içinde, “Kürt Açılımının” arkasında oldukları ilan edilmişti. Oysa DTP’nin Anayasa Mahkemesinin oybirliği ile aldığı karar ile kapatılması, aslında devletin tüm kurumlarının DTP’nin kapatılması konusunda tam bir mutabakat içinde olduğunu gösterdi. Bu mutabakat o kadar genişti ki, kapatma kararının ardından yapılan açıklamalara bakılırsa, içinde muhalefet partileri bile vardı. Gerek “367 oy vakasında”, gerekse AKP’nin kapatılma davasında kendi içlerinde bölünen ve “Ergenekon Davası” sürecinde birbirlerine giren Anayasa Mahkemesi üyeleri, bu defa DTP’nin kapatılması konusunda oybirliği ile karar aldılar. DTP, yani Kürtlerin demokrasi ve özgürlük mücadelesi, devletin birbiriyle kavgalı fraksiyonlarını birleştirmişti.

“Kürt Açılımının” aslında Kürtlerin özgürlük mücadelesini tasfiye projesi olduğunu en başından itibaren vurgulamıştık. Önce Kürtlere ve onun siyasi temsilcilerine, devlete teslimiyet dayatıldı. Buna boyun eğilseydi, Kürt özgürlük mücadelesi tasfiye edilmiş olacaktı. Kürt politikacılar buna direndi, temsilcisi oldukları halkın taleplerini savundu ve Kürt sorununun çözümünde kendilerinin muhatap alınmasında ısrar etti. Bu durum devlet tarafından kabul edilmedi. Başbakanın deyimiyle “sil baştan yapıldı”, “havuç politikası” terk edilerek, “sopa politikasının” uygulanmasına geçildi. Önce Ahmet Türk’ün İzmir gezisinde, devlet güdümlü faşistler konvoya saldırdı. Bunu çeşitli il ve ilçelerde DTP binalarına yapılan saldırılar ve Kürtlere yönelik linç girişimleri izledi. İstanbul, Diyarbakır ve Muş-Bulanık’ta gösteri yapan kitleler üzerine ateş açıldı, ölüm ve yaralanmalar meydana geldi. Bütün bu süreçte, devlet tüm kurumlarıyla DTP’yi hedef gösteriyor ve bu partiye karşı topyekûn bir psikolojik harekât yürütüyordu. Bu arada, iki yıl önce açılmış ve bugüne kadar sürüncemede bırakılmış olan DTP’yi kapatma davası, apar topar, Anayasa Mahkemesinin gündemine alındı ve parti kapatıldı. Partinin kurucu eş başkanı olan iki milletvekilinin de içinde bulunduğu 37 siyasetçiye beş yıl süre ile siyaset yasağı getirildi.

 

SİNE-İ MİLLET KARARINDAN NEDEN DÖNÜLDÜ?

Tümüyle siyasi amaç taşıyan ve Kürt siyasetini tasfiyeyi amaçlayan kapatma kararına karşı DTP milletvekilleri, önce Meclis’i boykot ve sine-i millete dönme kararı ile tepki gösterdiler. Bu önemli siyasi sonuçlar doğuracak bir karardı. “Ben küstüm, oynamıyorum” tarzında, basit bir boykot taktiği değildi. İktidara ve rejime karşı muhalefeti başka yöntemlerle sürdürme, siyaset alanı olarak başka platformları kullanmak anlamına gelecekti. Daha açıkçası, Meclis’te muhalefetin yerine kitle eylemlerini koymak, siyaset arenası olarak da bir tür Kürt Parlamentosu işlevi gören Demokratik Toplum Kongresini kullanmak gerekecekti. Bu tavır, TBMM’nin meşruiyetini sorgulamak, Ankara ile bağları kesmek ve devlet ve siyasi iktidar ile ilişkileri “dışarıdan” sürdürmek anlamına gelecekti. Bu siyasi tutum, ülkede siyaseti daha da gerginleştirme ve çatışmaları arttırma potansiyeli taşıyordu. Başta Kürt orta sınıfları ve Türkiyeli demokrasi güçleri olmak üzere, kimi AKP’li politikacıların da içinde olduğu farklı siyasi kesimler böylesi bir gelişmeyi göğüslemekten kaçındı ve partili milletvekillerine kararlarını değiştirme yönünde çağrı yaptılar. Milletvekillerinin BDP çatısı altında Meclis’e dönme kararı hükümetin de içinde olduğu genişçe bir kesimi rahatlattı. Demokrasi güçleri açısından siyasi ortamın gerginleşmesinin önlenmiş olması önem taşırken, siyasi iktidar ve burjuva politikacılar açısından önemli olan, TBMM’nin meşruiyetinin tartışılır olmaktan kurtarılmasıydı.

SİYASİ TASFİYE ÇABALARI SÜRÜYOR

Kapatma kararının üzerinden daha on gün geçmeden, bu defa seçilmiş Belediye Başkanları ve Demokratik Toplum Kongresi Başkanı, eski DEP milletvekili Hatip Dicle’nin de aralarında bulunduğu çok sayıda Kürt politikacı gözaltına alınıp tutuklandı. Bu operasyon kamuoyuna “KCK Operasyonu” olarak duyuruldu. Bu operasyonla, siyasi iktidarın Kürt siyasetçileri tasfiye etmek suretiyle bölge siyasetinde kendisine alan açma ve Kürt halkını kendisine bağlama politikasını sürdürdüğü görülmektedir. İkinci olarak, daha sekiz ay önce yüzde altmış-yetmiş oy alarak seçilmiş Belediye Başkanlarının hapse atılması, siyasi iktidarın Kürt halkının iradesini tanımadığını, hiçe saydığını göstermektedir. Üçüncüsü, tutuklananlar arasında DTK Eş Başkanı Hatip Dicle’nin de yer alması, siyasi iktidarın Kürtlerin alternatif siyasi platformlarını da yasa dışı ilan ederek, onların siyasi çalışmalarını felç etmeyi hedeflediğini ortaya koymaktadır.

Kürtlerin ürettiği “Dün Halepçe bugün kelepçe” sloganı aslında siyasi iktidarın “açılımının” sınırlarını da ortaya koymaktadır. Yani dün Kürtler “faili meçhul” cinayetlerle katledilir, asit kuyularında eritilir, gözaltında kaybedilirken, bugün kelepçe takılmakla yetiniliyor. Hem de kelepçe plastikten yapılma. Hükümet açılımda o kadar ileri gidiyor ki, açılım kelepçenin cinsine bile yansıyor!  Siyasi iktidar Kürtlere, “Dün öldürülüyordunuz, bugün ise sadece kitleler halinde hapse atılıyorsunuz. Yatın, kalkın şükredin, açılımın kıymetini bilin” diyor. Ancak, ölümlere meydan okuyarak bugünlere ulaşan Kürtlerin, kelepçeleri kırma vaktinin de yakın olduğunu öngöremiyor.

 

Yazı Dizisi

TÜRKİYE İŞÇİ SINIFI TARİHİNE KISA BİR BAKIŞ (9)

1989-1991: HER YERDE DİRENİŞ, HER YERDE EYLEM
1989 yılına gelindiğinde, işçilerin gerçek ücretleri dibe vurmuş, yoksullaşma had safhaya ulaşmıştı. ANAP-Özal iktidarı süresinde hak kayıpları, 12 Eylül dönemini bile kat kat aşmıştı. Bu durum, kamu emekçileri(memurlar) ve öteki çalışanlar için de geçerliydi.  1989 yılı, 600 bin kamu kesimi çalışanının toplu sözleşme yılı olması yanında, ülke çapında yerel seçimlerin yapılacağı, dolayısıyla, siyasi iktidarın kamuoyu desteğinin test [ ... ]


Türkiye İşçi Sınıfı Tarihine Kısa Bir Bakış