KÜRT HAREKETİNİ TASFİYE ÇABASI GİZLENEMİYOR PDF
AddThis Social Bookmark Button

Başbakan R.Tayyip Erdoğan’ın “olumlu” bir özelliği var. Klasik burjuva politikacılarından farklı olarak, zaman, zaman gerçek duygu ve düşüncelerini denetleyemeyerek açığa seriyor. “Dervişin fikri neyse zikri odur” özdeyişine uygun davranıyor. Başbakan Kürt sorunu ve “açılım” sürecine ilişkin son açıklamalarıyla, siyasi iktidarın esas amacının Kürt muhalefetini tasfiye etmek ve halkı kendisine bağlamak olduğunu bir kez daha ortaya koydu. Kürtlerin önemli bir kesiminin desteğine sahip olan DTP’nin son seçimlerde aldığı oyları, baskıyla alınmış oylar olarak niteleyerek, bu partinin bölgedeki seçim galibiyetini gayrimeşru ilan etti. Başbakan Erdoğan, DTP’nin bölgede birinci parti olma konumunu kabullenemeyip, reddediyor. Bu tutum, belli periyotlarla DTP’ye yapılan operasyonların ve çok sayıda parti yöneticisinin tutuklanmasının arkasında yatan devlet mantığını açığa seriyor: DTP, halka baskı uygulayıp oyunu alan şiddet yanlısı bir partidir; öyleyse bu partiye yönelik operasyon yasal ve meşrudur!
Başbakan bir başka konuşmasında bölgede sadece kendilerinin ve ordunun bulunduğunu iddia ediyor. Burjuva muhalefet partilerini hedef aldığı düşünülen bu ifade, birkaç nedenle sorunludur. Birinci olarak, DTP’nin varlığını görmezden geliyor. Bu yaklaşımın iki nedeni olabilir. Birincisi, DTP’nin gayrimeşru olarak görülmesidir, onun kitle desteğinin reddedilmesidir, bu partinin milyonlarca oyu şiddet yoluyla aldığı iddiasının devam ettirilmesidir. İkincisi, bu ifade ile sadece bölgede devlet adına var olan güçlerden söz ediliyor olmasıdır. Böylece DTP’nin “barikatın karşı tarafında” yani devlet karşıtı bir güç olarak görüldüğü ortaya konulmaktadır. Siyasi bir konuşmada, orduyu kendi partisi ile birlikte zikretmesi, yani iki benzemezi yan yana getirmesi, iktidarın Kürt politikasını çok net bir biçimde ortaya koymaktadır. Yani bir yandan ordu silah yoluyla Kürt muhalefetini bastırıp, sindirecek, AKP de “açılımlar” yoluyla Kürt halkını devlete bağlayacak! Devletin Kürt politikasında, ordu “polis”, AKP de “rahip” rolünü oynayacak! Bu yolla Kürt halkı yeniden “kazanılacak”!

Hükümetin büyük iddialarla ortaya attığı “açılımın” ardından henüz hiçbir şey çıkmaması, “dağın fare bile doğurmadığı” kanaatinin Kürtlerde egemen olmaya başlaması üzerine, Başbakan, açılımın sürece yayılacağını, “hazmettire, hazmettire götürüleceğini” ifade etti. Açılımın kısa, orta ve uzun vadeli unsurlar içerdiğini açıkladı. CHP lideri Baykal’ın tepki gösterdiği bu açıklama, aslında Kürtleri oyalamaya, onların hükümetten beklentilerinin sürmesini sağlamaya yöneliktir. Hükümet, bu beklentiler sayesinde Kürt halkının, en azından bir bölümünü, kendisine bağlamayı hedeflemektedir. 

“AÇILIM” BİR TASFİYE PLANIDIR

Süreci iyi anlayabilmek için bu yılın başlarına dönmek gerekir. Devlet, bütün hesaplarını, 29 Mart seçimlerinde AKP’nin bölgedeki seçim başarısı üstüne yapmıştı. Böylece bağımsız Kürt hareketi siyaseten yenilgiye uğratılmış olacak, bunun yarattığı moral çöküntü sayesinde ya teslim alınacak ya da tasfiye edilecekti. Bunu sağlamaya yönelik olarak, ordu, seçim sürecinde askeri operasyonları askıya aldı; bu süreçte hiçbir çatışma ve ölüm olayı yaşanmadı. Ancak 29 Mart seçimlerinden DTP’nin yadsınamayacak bir başarı ile çıkması, devlet kurumlarını yeniden düşünmeye sevk etti. Genelkurmay sözcüsü, haftalık olağan basın toplantısında, bölgedeki seçim sonuçlarını değerlendireceklerini açıkça beyan etti. Seçim sonuçları değerlendirildi ve bir plan yapıldı.

Önce Nisan ayının ortalarında çeşitli illerde DTP’ye yönelik büyük tutuklama operasyonları gerçekleştirildi. İçlerinde partinin genel başkan yardımcılarının da bulunduğu yüzlerce partili hapse atıldı. Gerekçe olarak, DTP içindeki “PKK yapılanmasının” hedef alındığı söylendi. Bu saldırı, DTP kadrolarına yönelik bir “ehlileştirme” operasyonuydu. “Ya devletin çizgisine gelirsiniz ya da tasfiye olursunuz” yönünde bir uyarıydı. Bu arada, seçim sonuna kadar askıya alınan askeri operasyonlar yeniden başlatıldı. Çatışma ve ölüm haberleri gelmeye başladı.

Bunlar olurken, “Kürt açılımı” önce Cumhurbaşkanı sonra Başbakan tarafından büyük tantana ile ilan edildi. Bir yandan askeri ve siyasi operasyonlar diğer yandan “açılım çabaları” bir çelişki gibi görülse de, tüm devlet kurumlarının üzerinde tam mutabakat sağladığı plan buydu. DTP ve Kürt halkına karşı çok net bir biçimde “havuç” ve “sopa” politikası izlenecekti. Bu süreçte “havuç” hükümetin, “sopa” ise ordu ve yargının elinde bulunacaktı Bir yandan “açılım” adı altında devlet kurumlarının kendilerince “makul” gördükleri kimi adımlar atılacak, diğer yandan DTP ve Kürt halkının sırtından “sopa” eksik edilmeyecekti. Kürtler ya devletin kendilerine “vermeyi” uygun gördüğü “haklara” razı olacak ya da tutuklama ve bastırma operasyonlarına maruz kalacaklardı. Bu yolla bir yandan DTP içinde çelişki çıkarılıp bölünmeye çalışılacak, diğer yandan Kürt halkının DTP ve PKK ile bağı koparılıp devlet çizgisine gelmesi sağlanacaktı. Böylece bağımsız Kürt hareketi ve siyaseti tasfiye edilmiş olacaktı. Bugün izlenen “açılım politikası” da bu stratejinin bir parçasıdır.

TASFİYE PLANI GERİ TEPECEKTİR

Ancak bu strateji işlemeyecektir. Devleti, Kürt kimliğini tanımaya ve “açılım yapmaya” zorlayan temel olgu Kürt halkının mücadelesidir. Kürtler son yirmi yılda büyük acılar yaşama pahasına yürüttüğü mücadele ile politikleşmiş ve direngen hale gelmiştir. Kendisini ve kendi politik temsilcilerini dışlayan hiçbir yaklaşıma güven duymamaktadır. Bu nedenle “açılım politikalarına” kuşku ile yaklaşmaktadır. Hükümetin bu sözde açılım politikalarıyla Kürtlerin desteğini kazanması, devlete güvenin yeniden tesis edilmesi mümkün görülmemektedir. Kürtlerin tasfiye ve teslim alma politikalarına karşı direnecekleri açıktır.

Ancak başta Kürt halkının temsilcileri olmak üzere, emek örgütleri ve demokratik muhalefet hareketlerinin de iktidarın oyununu bozmak, süreçte inisiyatif almak için yapacakları birçok şey vardır. Birinci olarak, bu muhalif örgütler temsil ettikleri kesimlerin taleplerine cevap veren ortak bir demokratikleşme programı hazırlamalıdırlar. Bu program en başta faşizan 12 Eylül Anayasasının kaldırılması, yasaların demokratikleştirilmesi, son otuz yılda işlenen cinayet ve insanlık suçlarının faillerinin açığa çıkarılıp cezalandırılmasını içermelidir. Kürtlerin, Alevilerin, emek örgütlerinin talepleri çok açık ve net olarak bu programda yer almalıdır.

Yine bu program tüm ezilenlerin ve emekçilerin acil ekonomik taleplerine de yer vermelidir. Kürtler bu ülkenin en yoksul kesimi olmasına karşın, Kürt siyasetçiler temsil ettikleri kitlenin taleplerini dile getirirken ekonomik talepleri ya öne çıkarmamakta ya da atlamaktadır. Böyle yaparlarsa, Kürt sorununu iş, aş ve eğitim sorununa indirgeyen devlet partileriyle aynı çizgiye düşeceği kompleksine kapılmakta ve sorunu adeta hükümete havale etmektedirler. Bu yaklaşım yanlış olduğu kadar, bağımsız Kürt siyasi hareketinin en zayıf noktasını, “Aşil topuğunu” oluşturmaktadır. Yine ekonomik kriz toplumun çok büyük bölümünü etkilediğinden, özellikle bugünkü koşullarda demokratik taleplerin ekonomik taleplerle bütünleştirilmesi zorunluluk taşımaktadır.

Farklı toplumsal muhalefet örgütleri ortak bir demokratikleşme programını deklare etmekle kalmamalı, mücadelelerini birleştirmelidir. Kürtler sürekli bir eylemlilik, hareketlilik içindedir. Çeşitli Alevi örgütleri Kasım ayında, İstanbul’da bir milyon kişinin katılmasını hedefledikleri, taleplerini haykıracakları bir miting düzenleyeceklerini açıkladılar. Yine KESK önümüzdeki aylarda, kamu emekçilerinin başta grevli toplu sözleşme hakkı olmak üzere, çeşitli taleplerini duyuracağı bir iş bırakma eylemi örgütlemeye çalışmaktadır. İşte bütün bu eylemleri ortak bir program çerçevesinde örgütlemek önem kazanmaktadır. “Ortak noktaya güçlü bir darbe vurmak” sonuç almanın biricik garantisidir.

 

Yazı Dizisi

TÜRKİYE İŞÇİ SINIFI TARİHİNE KISA BİR BAKIŞ (9)

1989-1991: HER YERDE DİRENİŞ, HER YERDE EYLEM
1989 yılına gelindiğinde, işçilerin gerçek ücretleri dibe vurmuş, yoksullaşma had safhaya ulaşmıştı. ANAP-Özal iktidarı süresinde hak kayıpları, 12 Eylül dönemini bile kat kat aşmıştı. Bu durum, kamu emekçileri(memurlar) ve öteki çalışanlar için de geçerliydi.  1989 yılı, 600 bin kamu kesimi çalışanının toplu sözleşme yılı olması yanında, ülke çapında yerel seçimlerin yapılacağı, dolayısıyla, siyasi iktidarın kamuoyu desteğinin test [ ... ]


Türkiye İşçi Sınıfı Tarihine Kısa Bir Bakış