KÜRT SORUNUNA KOLAY VE ACİL BİR ÇÖZÜM YOK PDF
AddThis Social Bookmark Button

İşçi Demokrasisi Sayı88 Sayfa2Hükümetin “açılım çabaları” siyasi gündemde ilk sırayı işgal ediyor.“Kürt açılımı” ya da  “demokratik açılım” olarak adlandırılan ve içeriği tam olarak bilinmeyen siyasi tedbir ve uygulamalarla, “akan kanın durması” ve “anaların artık ağlamamasının” hedeflendiği belirtiliyor. “Açılımın” içeriğinin, İçişleri Bakanının çeşitli çevrelerle yaptığı görüşmeler sonucu, geniş bir halk kesiminin mutabakatıyla belirleneceği ifade ediliyor.

Hükümetin kamuoyuna sunduğu tablo böyle olmasına karşın, sürece ilişkin temel zaaflar yüzünden, “açılımın” hedeflenen sonuçları doğuramayacağı görülüyor. Bunlardan birincisi, siyasi iktidarın/devletin öne çıkardığı ve ısrarla vurguladığı kırmızıçizgileridir. İkincisi, sorunun, muhatabı devre dışı bırakılarak, çözülebileceğine inanmasıdır. Yani siyasi iktidar bir yandan Kürt halkının önemlice bir kesimini temsil eden Kürt siyasi hareketini muhatap kabul etmez, onunla kapsamlı bir müzakere gerçekleştirmezken diğer yandan, “açılımın” çerçevesini önceden belirliyor ve bu çerçeve Kürtlerin birçok temel talebini dışarıda bırakıyor.

Hal böyle olunca, hükümetin üç aşağı beş yukarı şimdiden belli olan bazı adımları atarak, bunu Kürt halkına ve geniş kitlelere “çözüm” olarak yutturmaya çalışacağı anlaşılıyor. O halde bu kadar gürültü neden çıkarılıyor? Halk deyişiyle, AKP hükümetinin “sesi dağları sarmış ama güttüğü iki tane keçidir.” Böylece başta Kürtler olmak üzere, kamuoyunda, “büyük adımlar” atıldığı kanaati yaratmak istiyor. Bu noktaya da toplumun geniş bir kesimiyle yapılan görüşmeler sonucu varıldığı izlenimi uyandırılarak, Kürt halkının “kendisine verilecek olana” razı olması sağlanmaya çalışılıyor.

AKP Hükümetinin “açılım” tantanası farklı siyasi gelişmelere yol açıyor. Siyasi iktidarın Kürt sorununu çözme iradesi taşıdığına inanan yazar, düşünür, sanatçı, gazeteci ve siyasetçiler konuyu derinliğine ve yoğunlukla tartışıyor. Bu tartışmalar medyada kendisine geniş bir yer buluyor, böylece geniş halk kitlelerinin gözünde bugüne kadar “terör sorununa” indirgenmiş olan Kürt sorunu, siyasi bir sorun olarak, siyaset gündeminde güçlü bir yer tutuyor. Böylece ezberler bozuluyor, tabular yıkılıyor.

Ancak bu gelişmeler, ayaklarının altındaki zeminin kaydığını fark eden milliyetçi-şoven çevrelerin tepkisini çekiyor. CHP ve MHP gibi burjuva muhalefet partileri hükümete karşı saldırıya geçerek, onu “bölücülük” ve “vatana ihanetle” suçluyorlar. Böylece bir yandan Kürt sorununda inkar ve imha politikalarını savunmaya devam eden ırkçı-milliyetçi çevrelerin sözcülüğüne soyunurken, diğer yandan ezberlerin bozulmasıyla travma yaşayan kesimlerin oylarına talip oluyorlar.

HÜKÜMET  “AÇILIM”DAN NE BEKLİYOR?

Siyasi iktidarın “açılım politikası” ile amacı, Kürtlerin meşru demokratik taleplerini karşılamak suretiyle, Kürt sorununu çözmek değildir. Atacağı küçük adımlar vasıtasıyla Kürtlerin ağzına bir parmak bal sürüp, onları kandırmak ve kendine bağlamaktır. Kürt siyasi hareketini tasfiye etmektir. Bu yolla devlet politikalarına hizmet ederek ülkedeki iktidarını pekiştirmektir. Yani “açılımlar” vasıtasıyla tanınan küçük hak kırıntıları ile Kürtlerin gönlünü kazanmak, bunları yetersiz bulup muhalefeti sürdüren Kürt siyasi hareketini “oyunbozan” ilan etmek, daha ileri adım atamamalarının gerekçesi olarak “PKK terörünü” göstermek, buna bağlı olarak, sürdüreceği imha ve tasfiye politikasına Kürt halkının da desteğini kazanmaktır. Böylece hem kaybettiği Kürt halk desteğini yeniden kazanmayı, hem de Kürtlerin devlete bağlılığını sağlamayı hedeflemektedir.

İkinci olarak, gerçekleştireceği “açılımlar” ile Kürt dostu olduğunu “kanıtlayarak”, Irak Kürt yönetiminin gönlünü kazanmak ve bu yolla hem PKK’nin tasfiyesine yönelik olarak onların aktif desteğini almak, hem de petrol kaynakları açısından zengin olan bölgede etkinliğini arttırmak suretiyle siyasi ve ekonomik çıkar sağlamaktır. Aslında birebir egemen sınıfların çıkarlarını yansıtan bu politika yeni değildir. Daha 1991 yılında Birinci Körfez Savaşının ardından benzer faydacı politikayı Turgut Özal da savunmuş, bunu “bir koyup, üç almak” şeklinde ifade etmiştir. O zaman, askeri bürokrasi bu “açılıma” karşı direnmiş ve tepkisini dönemin Genelkurmay Başkanının istifa etmesi suretiyle ortaya koymuştur. O dönemde yönetici sınıflar arasındaki çelişki nedeniyle gerçekleşmeyen “politik açılım”, günümüz koşullarında o çok gururla ifade edilen “devletin tüm kurumlarının mutabakatı” ile hayata geçirilmeye çalışılmaktadır.

Türkiye’nin Kürt sorununun çözülmesi, Filistin Sorununun aksine, ABD’nin politik ajandasının ön sıralarında yer almamaktadır. Buna bağlı olarak, ABD emperyalizmi bu “açılım politikasının” mimarı olmamasına karşın, süreci desteklemektedir. Gerekçesi Türkiye’nin, elinin serbest kalarak, bölgede emperyalist hegemonyanın sağlanması ve korunması anlamına gelen, “bölge istikrarına” daha fazla katkıda bulunabilmesidir. Bu noktada yapılması gereken, hükümetin “açılım politikasına”, ABD Planı olduğu iddiasıyla, sözde sol ama özünde sosyal şoven gerekçelerle karşı çıkmak değil, “açılımların” yetersizliğini ortaya koymak ve sürecin topyekûn bir demokratikleşme ve Kürt halkının taleplerini karşılayacak yönde derinleşmesi için mücadele etmektir.

MUHATAPSIZ ÇÖZÜM OLMAZ

Siyasi iktidar, eğer gerçekten Kürt sorununa çözüm arıyorsa, Kürtlerin seçilmiş temsilcisi DTP’yi muhatap olarak kabul etmeli ve bu partiyle müzakere ederek, onun onayını alarak çözüm paketini oluşturmalıdır. Kürt halkının tamamını temsil etmediği iddiasıyla DTP’yi muhatap kabul etmemek temelsiz ve yanlış bir yaklaşımdır. Birincisi, DTP, Kürtlerin önemli bir kesiminin oyunu almıştır. DTP, Kürt toplumunun en politik, mücadeleci ve dinamik kesiminin tam desteğine sahiptir. Ayrıca, devlete karşı silahlı mücadele yürüten PKK’nin de güven duyduğu bir partidir. Bütün bu özellikleriyle, eğer gerçekten Kürt sorununa çözüm aranıyorsa, DTP, devlet ve siyasi iktidar tarafından muhatap alınmalıdır.

K.İrlanda’da Sinn Fein Partisi, yüzde yirminin altında oy oranına sahip olduğu gibi, temsil ettiği Katoliklerin de ikinci büyük partisidir. İngiltere hükümeti, K.İrlanda sorununa çözüm ararken, Katoliklerin en büyük partisi Sosyalist Parti ile oturup sorunu halletme yoluna gitmemiş; terör örgütü kabul ettiği IRA’nın siyasi kolu olan Sinn Fein Partisini de müzakerelere dâhil etmiş ve çözüm için bu partinin onayını almıştır. Ne İngiltere, Türkiye’den daha güçsüz bir ülkedir, ne de Kürt sorunu, K.İrlanda sorunundan daha önemsiz bir sorundur. O nedenle bu çözüm süreci örnek alınmalıdır.

“Açılım süreci” devam ederken, DTP cenahında sıkça dile getirilen, “muhatap Öcalan’dır”, “muhatap İmralı’dadır” ifadelerinin, bir dayatma olma ötesinde, politik bir anlamı vardır. Birinci olarak, Öcalan’ın siyasi olarak muhatap olarak kabul edilmesi, Kürt sorununun, bir “terör sorunu” değil, siyasi bir sorun olduğunun tescili olacaktır. İkinci olarak, Öcalan’ın başta PKK olmak üzere, Kürt halkının önemli bir kesiminin üzerinde ciddi bir siyasi ağırlığı vardır. O nedenle görüşleri ve çözüm önerileri daha kolay kabul görecektir. Yani Öcalan, Kürt cenahındaki farklı görüş ve yaklaşımlar için yapıştırıcı, birleştirici bir role sahiptir. Üçüncüsü, DTP Öcalan’ı işaret ederek, üzerindeki ağır sorumluluktan, “topu İmralı’ya atmak” suretiyle kurtulmak istemektedir. Çünkü Öcalan’ın bilinen görüşleri, Kürtler tarafından kabul edilebilecek asgari çerçeveyi yansıtmaktadır.

Kürt sorununa çözüm tartışmaları söz konusu olduğunda gerek Kürt halkının gerekse Türkiye işçi sınıfı ve emekçilerinin akıldan çıkarmaması gereken temel bir gerçek vardır. Kürt sorununun çözümü, ancak topyekûn bir demokratikleşme projesi içinde gerçekleşebilir. Zaten hükümetin “açılımına” ilişkin güvensizliğin, “açılımın fos çıkacağına” ilişkin öngörünün temelinde, AKP iktidarının demokrasi sicilinin parlak olmaması ve bu partinin demokratik bir parti olarak görülmemesi yatmaktadır. 

İşçi ve emekçilerin düşünceyi ifade ve örgütlenme özgürlükleri önündeki engeller dururken, Kürt sorunu çözülemez. Ya da, Kürt sorunu çözülmeden işçi ve emekçilerin yaşamındaki yasak ve kısıtlamalar kalkamaz. İşte bu gerçeklik, Kürtler ve işçi emekçilerin ortak bir demokrasi ve özgürlükler mücadelesi programını inşa etmelerini ve bunun etrafında mücadeleye atılmalarını gerektirmektedir. “Kurtulmak yok tek başına, ya hep beraber ya  hiçbirimiz” şiarı bugün her zamankinden çok gerçeklik taşımaktadır.

Siyasi iktidara ise bir halk deyişini hatırlatmak yerinde olacaktır: “Yarım imam insanı dinden, yarım doktor ise candan eder”. “Yarım açılım” ise hükümeti iktidardan eder ve o çok sözünü ettikleri “birlik ve beraberlik düşüncesinin” daha fazla yara almasına yol açar. Siyasi iktidar “yarım açılım” ile “ne İsa’ya ne de Musa’ya yaranabilecektir.” O nedenle yol yakınken, Kürt halkının temsilcilerini muhatap alarak, onların taleplerini, topyekûn bir demokratikleşme programı içinde hayata geçirmelidir. 

 

Yazı Dizisi

TÜRKİYE İŞÇİ SINIFI TARİHİNE KISA BİR BAKIŞ (9)

1989-1991: HER YERDE DİRENİŞ, HER YERDE EYLEM
1989 yılına gelindiğinde, işçilerin gerçek ücretleri dibe vurmuş, yoksullaşma had safhaya ulaşmıştı. ANAP-Özal iktidarı süresinde hak kayıpları, 12 Eylül dönemini bile kat kat aşmıştı. Bu durum, kamu emekçileri(memurlar) ve öteki çalışanlar için de geçerliydi.  1989 yılı, 600 bin kamu kesimi çalışanının toplu sözleşme yılı olması yanında, ülke çapında yerel seçimlerin yapılacağı, dolayısıyla, siyasi iktidarın kamuoyu desteğinin test [ ... ]


Türkiye İşçi Sınıfı Tarihine Kısa Bir Bakış