AÇILIMIN KURBANLARI PDF
AddThis Social Bookmark Button

İşçi Demokrasisi Sayi 90 Sayfa5Hep birlikte barışın mümkün olup olamayacağını konuşmaya başladık bir süredir.  Hatta devletle savaşta olan bir grup gerilla yıllar sonra memleketlerine döndü. Yüz binlerce insan gelenleri karşıladı.  Ama bölgedeki koşullar ve yoksul halkın çektiği acılar kesintisiz devam etmekte.

28 Eylül günü, Diyarbakır’ın Lice ilçesinde Ceylan Önkol isimli kız çocuğu, koyun otlatırken havan mermisinin hedefi oldu. Annesine acıktığını makarna pişirmesini söyledikten kısa bir süre sonra bir patlama duyulmuş, sonra Ceylan’ın dağılmış cesedinin parçaları ağaçlardan toplanmış. Yakınları, küçük kızın bedeninden kalanların başında yas tutup jandarmayı savcıyı beklemiş ama nafile. Savcı, olay yerine bölgenin “özel koşulları” yüzünden gidememiş. Köy imamını vekil tayin ederek, olay yerinin görüntülerini kameraya çekmesini istemiş.

Ceylan’ın ölümü duyulduktan sonra ülkenin her bölgesinden askere tepkiler yağdı. Ordu ise yine bilindik açıklamalarından birini yaparak, Ceylan’ın ölümünün konuşulmasının, kendilerine yapılan “asimetrik psikolojik harekat”tan kaynaklandığını ileri sürdü. Bu açıklamaların ardından olay yerine 3 gün sonra giden bölge savcısı ve bilirkişi heyeti,  Ceylan’ın, elindeki budama bıçağını patlamamış bir mühimmata vurduğunu ve ölümünün böyle gerçekleştiğini ileri sürdü. Oysa tüm deliller savcının açıklamasını çürütüyordu. Ceylan’ın elindeki budama bıçağı sapasağlamdı. Ceylan’ın kolları ve ayakları, parçalanmış küçük bedeninin aksine sağlamdı. Dahası, çevredekiler patlamadan önce ıslığa benzer bir ses duyduklarını söylüyorlardı. Ama devlete göre askerin onurunu kurtarmak küçük bir kızın  ölümündeki sorumluları bulmaktan daha önemli olmalıydı. Bu konuları fazla konuşmamak gerekliydi, zira hassas kurumlarımız yıpranmaktaydı.

Savcının olay yerine gitmemesinin mazereti olarak ileri sürdüğü “özel koşullar” bölgenin tarihsel gerçeğidir. “Özel koşul” diyerek basit bir kelime oyunu ile geçiştirilen durum ise aslında açık bir savaş halidir. Tüm savaşlarda olduğu gibi, bu “özel koşullar” da en çok orada yaşayan halkı mağdur etmektedir. Bölgedeki askerler de bu savaş haline uygun bir ruh hali ve davranış içindeler. Sağa sola “özgürce” bomba yağdırmak, hareket eden her şeye ateş etmek, savaş koşullarındaki serbestliğin ve korkunun bir parçasıdır. Ve ihtimal ki “özel koşulların” yarattığı bu hal Ceylan’ın ölümünde rol oynamıştır.

Ceylan’ın ölümünün ardından, olayın yaşandığı yere sanatçılar, yazarlar ve birçok insan gitti. İstanbul’da  ve başka yerlerde Ceylan’ın vahşice katledilmesi protesto edildi. Fakat bölgedeki olaylar bitmedi. Bundan 5 yıl önce de 10 yaşında ki Uğur Kaymaz, babası ile birlikte terörist olduğu gerekçesi ile öldürülmüştü. Ayağında terlikleri ile evlerinin önünde bedeni delik deşik edilmişti. Onu öldürenlerden hiçbiri ceza almadı.

DEVLET ÖLDÜRÜYOR VE YALAN SÖYLÜYOR


9 Ekim’de Cizre’de yapılan gösteriler sırasında, 18 aylık bir bebeğe, evlerinin balkonunda, annesinin kucağında güvenlik güçlerinin attığı gaz bombası isabet ediyor. Hastaneye kaldırılan Mehmet Uytun isimli bebek, 10 gün yaşam savaşı verdikten sonra çok kısa bir aralıktan baktığı dünyaya gözlerini yumuyor. 

Vahim haber burada bitmiyor. “Milli” basın işe el koyuyor. Mehmet bebek önce medyada, 3 yaşında eylemci olarak gösteriliyor. Ardından valilik açıklama yapıyor ve bebeğin başına isabet eden cismin “terörist çocukların” attığı taş olduğunu belirtiyor. Küçük bir bebeğin yaralanmasını, art niyetli insanların güvenlik güçlerini yıpratmak için kullandıklarını ileri sürüyor. Öyle ya belki de annesi bu yüzden doğurmuştur bebeğini. Zaten biraz daha büyüse o eylemlerin içine katılacak belki polise taş atacaktı küçük Mehmet. 

Mehmet bebeğin ölümünden 10 gün sonra, savcılık nihayet bebeğin anne ve babasının ifadesini alıyor. Böylece, ölüm nedeninin, bebeğin başına isabet eden gaz bombası fişeği olduğu anlaşılıyor. Fişeğin de jandarma tarafından atıldığı ortaya çıkıyor. Bundan sonrası devletin yargısına kalıyor. Artık 18 aylık bir bebeğin ölümünden sorumlu olanlar bulunur mu? Bulunursa yargılanır mı? Yargılanırsa ceza alırlar mı? Hep birlikte göreceğiz... Ama zaten sonucu biliyoruz değil mi?..

İŞKENCEYE SONSUZ TOLERANS

Özel harekat polisleri tarafından Şirnak’ın İdil ilçesinde gözaltına alınan, Batman’da inşaat işçisi 52 yaşındaki Resul İlçin isimli Kürt vatandaş, gözaltına alındıktan 15 dakika sonra öldü. Polise göre Resul İlçin düşerek hayatını kaybetmişti.  Ancak İlçin’in kafasının her iki tarafı da parçalanmış ve vücudunda darp izleri tespit edilmişti. Resul İlçin herhangi bir suçtan değil şüpheli olarak gözaltına  alınmış sadece 15 dakika sonra yaşamından olmuştu.

Geçtiğimiz ay yaşanan bu olaylar devletin açılımının, demokratikleşme lafızlarının birer yalandan ibaret olduğunu göstermektedir. Devlet bölgedeki vatandaşına bebek, çocuk, yaşlı demeden potansiyel terörist gözüyle bakmaktadır. Bu bakış açısına göre de hepsinin katli vaciptir. Mehmet bebeği öldüren gaz bombası yasaldır. Üniformalı bir asker tarafından atıldığı için katil, bebek katili olarak adlandırılmayacaktır. Mehmet bebek, Ceylan kız, Filistin’de değil Kürt köylerinde öldürüldüklerinden, katilleri, pek duyarlı “delikanlı” yöneticiler tarafından lanetlenmeyeceklerdir.

Devlet, bölgedeki yurttaşlarına düşman gözüyle baktıkça, yoksul Kürt halkını “sözde vatandaş” saymaya devam ettikçe, yaşamları devlet nezdinde bir değer taşımadıkça barıştan bahsetmek güçtür. “Kürt açılımı” gibi hükümetin ağzına aldığı çözüm önerileri de bu gidişatla sözde kalmaya mahkumdur. Barış konuşmaları yapıldığı sırada güvenlik güçlerinin karıştığı cinayetlerin artması, “açılım” diye telaffuz edilen şeyin, Kürt halkına yönelik yeni bir şiddet politikasının uygulanabilmesi için bir kılıf olduğunu akıllara getirmektedir.

 

Yazı Dizisi

TÜRKİYE İŞÇİ SINIFI TARİHİNE KISA BİR BAKIŞ (9)

1989-1991: HER YERDE DİRENİŞ, HER YERDE EYLEM
1989 yılına gelindiğinde, işçilerin gerçek ücretleri dibe vurmuş, yoksullaşma had safhaya ulaşmıştı. ANAP-Özal iktidarı süresinde hak kayıpları, 12 Eylül dönemini bile kat kat aşmıştı. Bu durum, kamu emekçileri(memurlar) ve öteki çalışanlar için de geçerliydi.  1989 yılı, 600 bin kamu kesimi çalışanının toplu sözleşme yılı olması yanında, ülke çapında yerel seçimlerin yapılacağı, dolayısıyla, siyasi iktidarın kamuoyu desteğinin test [ ... ]


Türkiye İşçi Sınıfı Tarihine Kısa Bir Bakış