“EVE DÖNÜŞ” SÜRECİNDE YAŞANANLAR VE YAKLAŞIMLAR PDF
AddThis Social Bookmark Button

İşçi Demokrasisi Sayi 90 Sayfa3

Türkiye’de “Kürt sorunu” olarak ifade edilen konu, devlet katında ve sivil toplum içinde en önemli siyasi mesele olarak görülmektedir. 25 yıldır devam eden iç savaş koşullarında, devletin içeride ve dışarıdaki temel yönelimleri Kürt sorunu üzerinden şekillenmektedir. Aynı zamanda savaşın yol açtığı saflaşmalar, silahlanma, göç vb. sonuçlar, toplumsal, sınıfsal ve ekonomik yapıların önemli birer öğesi durumundadır.  Dolayısıyla gerek devlet kurumları düzeyinde, gerekse her türlü siyasi ve sosyal muhalefet zeminlerinde bu soruna dair fikirler ve tutumlar politik kimlikleri açığa çıkaran en önemli ayıraçlardan birisidir. Tüm siyasi oluşumların tavır ve kimliğini belirleyen, birlik ve ayrımları netleştiren başat konulardan birinin “Kürt sorunu” olduğu söylenebilir.

Yani özetle; faşist birinin faşist olduğunu, kemalist bir kişinin kemalist olduğunu, bir liberalin liberal olduğunu, ya da sol tarafa bakarsak; bir ulusal solcuyu, liberal solcuyu ya da bir enternasyonalisti anlamak için “Kürt sorunu” hakkında ne dediğini duymak yeterlidir.

Bu sınıflandırma, meseleye dair genel bakış açıları bakımından doğrulanabileceği gibi, kimi özel gündemler hakkındaki değerlendirmelerin üzerinden de çoğunlukla yanlış sonuçlar vermez.

 

DÖNÜŞ KARŞILAMALARI

Bir süredir gündemde yer alan “açılım” konusuna gelirsek;
Hükümetin başlattığı ve son gelişmeler sonucu tıkanan bu süreci, baştan itibaren gazetemizde ayrıntılı olarak değerlendirmeye çalıştık. İlk zamanlar “Kürt açılımı” adı altında lanse edilen, daha sonra “demokratik açılım” ve “milli birlik projesi” olarak adlandırılan gelişmelerin, bütünlüklü bir projenin ürünü olmadığı görülmekteydi. Kürt hareketinin siyasi öncülerinin demokratik platformda muhatap alınmadığı, askeri operasyonların devam ettiği, DTP’ ye yönelik baskıların kapatma tehdidi ve tutuklamalarla sürdüğü, Kürt çocuklarına onlarca yıl hapis cezalarının verildiği koşullarda demokratik bir süreçten söz edilemeyeceği açıktı. Bu koşullarda hükümetin “açılım” manevralarındaki asıl amaç, Kürt halkının gözünü boyamak, siyasi öncüyü halktan yalıtarak tasfiye etmekti. Kürtler, yıllardır hasret kaldıkları “dostane” bir yaklaşımla, “sihirli” sözlerle ve hiçbir yasal güvence temeli olmayan demokrasi kırıntılarıyla büyülenip “milli birliğe” entegre edileceklerdi. Fakat son gelinen aşamada, Mahmur ve Kandil’den ülkeye girenlerin, sınırdan Diyarbakır’a kadar büyük kalabalıklar tarafından coşkuyla karşılanması açılım oyununda dönüm noktası oldu. Aslında Kürt halkı oyunu bozmuş oldu. Halk, çözümün asıl muhatabının siyasi temsilcileri olduğunu gösterdi.

Karşılamalar sevincin ve umudun dışavurumuydu. Fakat bu tutum yalnızca duygusal bir tepkinin ürünü değildi. Daha çok siyasi bir tavır alış, inisiyatif ve iradenin ifadesiydi.

Ancak bu yaşananlar ülkenin diğer kesimlerinde, özellikle batıda ve Türk toplumu içinde çok farklı tepki ve değerlendirmelere yol açtı.

Halkın büyük bir bölümü olanları ilk anda şaşkınlık, şok, korku ve öfkeyle karışık hislerle karşıladı. Çünkü TV ve gazetelere yansıyan karşılama görüntüleri bölgenin toplumsal gerçeğini ilk defa bu kadar açık bir biçimde ortaya koyuyordu. İnsanların zihninde manipülasyon ve dezenformasyonla oluşturulan yargılar hortluyor, öfke ve korkuya dönüşüyordu. Diğer yandan bu yargılar şaşkınlık halinde sorgulanmaya başlıyordu.
Cumhuriyet tarihi boyunca, özellikle de son 25 yıllık savaş süresince şovenizmi besleyen ideolojik yapı içinde, toplum milliyetçi bir histeriye bürünmüş durumda. Bugüne dek her düzeyde süren tek millet, tek dil, tek din, tek kimlik vb tekleştirme, ötekileştirme ve reddetme politikaları, egemen olan “teklerin” dışında kalanların aslında kim olduklarına dair toplumun genelinde büyük bir akıl tutulmasına yol açtı. Egemen olarak ileri sürülenden farklı kimlikler her zaman kriminal vakalar olarak algılandı. Dolayısıyla “Kürt sorunu” da tüm içeriğinden kopuk bir biçimde basitçe “terör sorununa” indirgenmiş oldu. Kürtlerin en sıradan hakları için attığı her adım, bölücülük, terör, dış mihrak vb. provakatif kavramlarla bulandırıldı. Hatta Kürtlerin günlük yaşamındaki olağan hallerle karşılaşmalar bile insanlarda tedirginlik veya öfkeye neden olur hale geldi. Örneğin “ortalık yerde” Kürtçe konuşulması bile sanki terör propagandası yapılıyormuş gibi gerilimlere yol açabildi.

Bu koşullarda Kandil’den ve Mahmur’dan gelen ve kendilerine terörist denilen kişilerin, karşılama sırasında yüzbinlerce Kürtle adeta kucaklaşması toplumda travmaya neden oluyordu. Bu durum hem Kürtlere, hem hükümete hem de DTP’ye yönelik milliyetçi tepkiler olarak açığa çıkıyordu. Diğer yandan, bugüne dek dağdakilerin “dış destekli bölücü düşmanlar” oldukları ile ilgili yaygın kanı da sorgulanmaya açık bir hale geliyordu. Daha önceden bu insanların resimleri bölgede yapılan tüm gösteri ve kutlamalarda ellerde taşınıyordu. Fakat bu resimleri ve onlara ait sembolleri taşıyanlar, her zaman “terörist provakatör” olarak lanse ediliyorlardı. Şimdi ise resimdekilerin bizzat kendileri barış temsilcileri olarak halkın karşısına çıkıyor ve şenliklerle karşılanıyorlardı. Meydanlarda bayrak ya da resim tutan “üç beş provakatör” değil yüzbinler vardı.

KÜRTLER YİNE KİMSEYE “YARANAMADI”

Bu karşılama meselesi ile ilgili üzerinde durulması gereken bir diğer konu da Kürtlerin dışında kalan çeşitli çevreler tarafından yapılan yorumlar. CHP, MHP ve onların ideolojik uzantısı olan faşist ve şoven çevrelerin söyledikleri üzerinde fazla durmaya gerek yok. Zira bu cenahtan, bildiğimiz militarist ve ırkçı söylemlerin ötesinde beklenenden farklı bir şey çıkmadı.  Öte yandan liberal, özgürlükçü ve sol çevreler içinde benzer sonuçlara varan iki farklı yaklaşım ortaya çıktı. Bu kesimler içinde “Kürt açılımına” dair iki temel anlayış göze çarpıyordu. Ulusalcı damarı “güçlü” olanlarda, açılımı en başından beri salt emperyalist bir projenin uzantısı olarak görme ve süreci Kürtlerin yıllardır sürdürdüğü özgürlük mücadelesinden bağımsız ele alma eğilimi vardı. Bu kesimler ülkeye dönüş sürecinden sonra gösterilen milliyetçi tepkileri öne sürerek, böyle bir ortama neden olduğu için hükümeti ve aslında dönenleri karşılayan Kürtleri suçluyorlar. Diğer kesimse, “açılımdan” memnun olan, sürecin demokrasi ve özgürlük getireceğini uman liberal çevreler. Gelişmeleri büyük bir beklenti ile takip eden bu kesimler de, karşılamadan sonra açılımın durdurulmasının faturasını yine Kürtlere çıkarıyorlar. Hatta kabahatin DTP’de olduğunu öne sürüyorlar. Sonuç olarak her iki kesim de zıt kutuplardan aynı sonuca çıkıyor. Kürtler yine kimseye “yaranamıyor”.

Bu konudaki enternasyonalist yaklaşım, Kürt halkının umutlarına, mücadelesine, taleplerine sahip çıkmaktır. Tüm bunların taşıyıcısı ve politik ifadesi olan siyasi iradenin saf dışı bırakıldığı her adımın, aslında ezilen halkı teslim almayı amaçlıyor olduğunu bilmek ve bunu deşifre etmektir.

 

Yazı Dizisi

TÜRKİYE İŞÇİ SINIFI TARİHİNE KISA BİR BAKIŞ (9)

1989-1991: HER YERDE DİRENİŞ, HER YERDE EYLEM
1989 yılına gelindiğinde, işçilerin gerçek ücretleri dibe vurmuş, yoksullaşma had safhaya ulaşmıştı. ANAP-Özal iktidarı süresinde hak kayıpları, 12 Eylül dönemini bile kat kat aşmıştı. Bu durum, kamu emekçileri(memurlar) ve öteki çalışanlar için de geçerliydi.  1989 yılı, 600 bin kamu kesimi çalışanının toplu sözleşme yılı olması yanında, ülke çapında yerel seçimlerin yapılacağı, dolayısıyla, siyasi iktidarın kamuoyu desteğinin test [ ... ]


Türkiye İşçi Sınıfı Tarihine Kısa Bir Bakış