Kürtlere kimi hak kırıntıları sunularak bağımsız Kürt siyasi hareketinin tasfiye edilmesi ve Kürt halkının yeniden rejime entegre edilmesi amacına yönelik olarak gündeme getirilen sözde açılım süreci duvara tosladı. Kandil ve Mahmur’dan dönüş sürecinde yaşananlar, Kürtlerin tasfiye amaçlı “açılım”a karşı olduklarını ve bunu asla kabul etmeyeceklerini ortaya koydu. Planı bozulan AKP hükümeti “açılım sürecini” askıya aldığını açıkladı. Süreç, açılım adına henüz hiçbir somut adım atılmadan tıkandı. Başta DTP olmak üzere, Kürt politik çevreleri ise, hükümeti, süreci yeniden canlandırmaya davet ediyor. Ancak, “açılım sürecinin” gizli-kapaklı hesaplar olmaksızın, kurallara uyarak, yani bağımsız Kürt siyaseti muhatap kabul edilmek suretiyle ve Kürt sorununun gerçekten barışçı siyasi çözümü hedeflenerek yürütülmesini talep ediyor.
Sorun, hükümetin “Kürt açılımını” tasfiye amaçlı yürütmesinden kaynaklanıyor. Hükümet Kürt meselesine ilişkin birtakım küçük adımlar atacak, bunun karşılığında PKK militanları dağdan inerek teslim olacaklar; böylece “terör bitmiş”, Kürt meselesi çözülmüş olacak! AKP hükümeti aylardır bunun propagandasını yaptı ve kamuoyunu bu yönde oluşturdu. Öyle ki, kimi gayretkeş medya mensupları daha da ileri giderek, ülkeye kabul edilmesi beklenmeyen üst düzey örgüt yöneticilerinin nereye gönderileceği konusunda kafa yordu! Kimileri Avustralya ya da Güney Afrika’yı uygun görürken, diğerleri daha “insaflı” davranarak, bunlara İskandinav ülkelerini layık gördü! İşte bu ruh hali içinde bulunan kamuoyu, Kandil’den geri dönüşü “teslim olma” ve PKK’nin bitiş sürecinin başlangıcı olarak yorumlamaya eğilimliydi. Hatta “gelip teslim olanların” tutuklanmayıp serbest bırakılmasına bile kendini hazırlamıştı.
Ancak süreç hiç de bunların hayal ettikleri gibi gelişmedi. Gelenler, teslim olmaya değil, Öcalan’ın çağrısı üzerine, barışçı siyasi çözüm sürecine katılmak için ülkelerine döndüklerini ifade ettiler. Pişmanlığı kabul etmediler. Ayrıca yüz binlerce Kürt tarafından iki gün süren coşkulu gösterilerle bir kahraman gibi karşılandılar. Bu tablo, hiç de hükümetin aylardır halka sunduğu senaryoya uymuyordu. İşte bu durum, Türk halkında hayal kırıklığı yarattı ve travmaya yol açtı. “Yalancının mumu yatsıya kadar bile yanmamış”, hükümetin hesapları bozulmuştu. Geri dönüş sürecini, sorunun barışçı siyasi çözüm yolunun açılması olarak yorumlayarak coşkuya kapılan ve hiç de teslim olma psikolojisi içinde bulunmayan Kürt halkı, hükümetin planını deşifre etmişti. Bu duruma kızan hükümet de, süreci askıya aldığını açıklayarak, Kürtleri “sil baştan yapmakla” tehdit etti.
AKP HÜKÜMETİ “ŞARK KURNAZLIĞI” YAPIYOR
Başbakan Erdoğan, DTP’yi “şark kurnazlığı” yapmakla suçluyor, ama esas “şark kurnazlığını” kendileri yapıyor. Yurtdışından gelen gurupların önünü açan hükümet, bu yolla “bir taşla iki kuş birden vurmayı” hedefliyordu. Türk halkına dönüp, “bakın PKK’yi dağdan indiriyor ve terörü bitiriyorum, artık analar ağlamayacak” diyecek, Kürtlere ise bu süreci sorunun barışçı çözümü olarak sunacaktı. Böylece “sorunu çözen hükümet” olarak, hem Türkler hem de Kürtlerin desteğini alacak, kitle desteğini ve oy oranını yükseltecekti. Bu yolla hem ülke çapında milliyetçi şoven muhalefet partilerini yaya bırakacak hem de DTP’nin “pabucunu dama atarak” Kürtlerin birinci partisi haline gelecekti.
Ancak bu kurnazlık Kürtlere işlemedi. Onlar göstermelik tutumlardan ziyade sorunun çözümüne yönelik gerçek bir siyasi süreçten yana. O nedenle gurubun geri dönüşünü, barışçı siyasi çözüm yolunun önünün açılması olarak değerlendirerek büyük bir coşkuya kapıldı. Geri dönenlerin tamamının birkaç saat içinde serbest bırakılmaları ise, Kürtlerin, geleceğe dönük aşırı bir beklenti içine girmesine yol açtı. Çünkü bu durum o güne kadar rastlanmadık bir gelişmeydi. Yine o güne kadar Kürtler, gerilla elbiseli insanların hep cesetleriyle karşılaşmış ve onların cenazelerini defnetmişlerdi. Bu defa ise, onları, hayatta ve özgür olarak karşılarında gördüler. Bütün bu gelişmeler Kürtlerde coşku, bayram havası ve zafer duygusu yarattı.
İşte AKP hükümetinin tahammül edemediği olgu budur. Onlar ezilenleri ve sömürülenleri hep ezik, yenik ve kendilerinden ricacı ya da kendilerine şükran duygularını ifade eder bir şekilde görmek istiyorlar. Hakları için ve talepleri doğrultusunda iktidara başkaldırmaları kabul edilemez bir olgu olarak görülüyor. Siyasi iktidar, 1 Mayıs kutlamalarını Taksim’de yapmak için direnen işçi ve emekçilerin bu davranışlarını “ayakların baş olması” olarak değerlendirirken, kendilerine verilmesi düşünülen hak kırıntılarına razı olmayıp demokratik talepleri için mücadele eden Kürtleri de “çizmeyi aşmakla” suçluyor. Çünkü onların mantığına göre yönetilenler, yöneticilere boyun eğmeli ve onların “verdikleri” ile yetinmelidirler.
“Açılım sürecini” DTP ve Kürtlerin provoke ettiğini düşünenlere bir tarihsel dönemi hatırlatmak gerekiyor. 12 Mart 1971 de, işbaşındaki Adalet Partisi hükümeti, ordunun verdiği muhtıra üzerine istifa etmiş ve yerine, 1.Nihat Erim hükümeti kurulmuştu. Gerek hükümette yer alan bakanları gerekse hükümetin programını dikkate alan birçok politik gözlemci, bu hükümeti, “Cumhuriyet tarihinin en ilerici ve reformcu hükümeti” olarak değerlendirdiler. Yeni kurulan hükümet, kapsamlı bir toprak reformundan, madenlerin millileştirilmesine kadar uzanan bir dizi reformu programına almıştı. Oysa kimi sosyalist ve devrimciler gibi, Mahir Çayan ve arkadaşları da bu hükümetin gerici ve faşizan bir hükümet olduğunu tespit etti ve eylemlere başladı. Bu eylemler üzerine, o güne kadar “ağzından bal damlayan” 1.Nihat Erim hükümeti, “kafalarına balyoz gibi ineceğiz” diyerek, tutuklama operasyonlarını başlattı. Sonrasını herkes biliyor. Şimdi Mahir Çayan ve arkadaşları, reformcu bir hükümeti provoke ve sabote mi etmiş oldular, yoksa teşhir edip, gerçek yüzünü mü açığa çıkardılar? İşte o dönemde Mahir Çayan ve arkadaşları ne yaptılarsa, bugün yurtdışından gelen gurupların dönüş sürecinde DTP ve Kürtlerin farklı yöntem ve mücadele araçlarıyla yaptıkları da odur. AKP hükümetinin gerçek yüzünü teşhir etmişlerdir.
HÜKÜMET HANGİ YOLU SEÇECEK?
Gelinen noktada hükümetin önünde iki yol var. Birincisi, sürecin kurnazlığı ve ikiyüzlülüğü kaldırmadığı bilinciyle, siyasi çözüm yolunda gerçek adımlar atmaktır. Bunun yolu öncelikle silahların sustuğu bir ortamda, sorunun Kürt tarafındaki muhataplarıyla, Kürtlerin siyasi temsilcileri ile çözüme yönelik görüşmeler yapmak, onların talepleri doğrultusunda idari, yasal ve anayasal alanda adımlar atmaktır. Kürtlere dönük olarak bunu yaparken, Türk halkını da sürece ilişkin aydınlatmaktır. Sorunun siyasi bir sorun olduğunu, sorunun çözümünün demokratikleşmenin gereği olduğunu Türk halkına anlatmalı, onları bu sürecin herkesin yararına olduğu yönünde ikna etmelidirler. On yıllardır süren propaganda ile oluşan Türk halkındaki milliyetçi-şoven koşullanmayı kırmaya çalışmalıdırlar. Bu süreçte her iki halka karşı da açık ve dürüst bir yaklaşım sergilemelidirler.
Bu yaklaşımın alternatifi ise yüz yıllık şiddet politikalarında ısrar etmektir. Bir yandan askeri operasyonları yoğunlaştırırken diğer yandan yasal Kürt siyaseti üzerinde baskıyı arttırmak, DTP’yi kapatmak, partili milletvekilleri ve yerel politikacıları hapse atmaktır. Halk üzerindeki baskıları arttırarak, onların her türden demokratik eylemini zor yoluyla engellemektir. Bu yol şimdiye kadar olduğu gibi kan ve gözyaşından başka bir şey getirmeyeceği gibi, ekonomik, toplumsal ve siyasi açıdan kaybettirecektir. Kriz içindeki ekonomiyi daha da zorlayacak, Türkler ile Kürtler arasındaki ruhsal bölünmüşlük daha da artacak, militarist yapılar ülke içi iktidar ilişkilerinde öne çıkacaktır. Çözümsüzlüğe mahkûm olduğu defalarca ortaya çıkmış olan bu geleneksel siyasette ısrar, AKP hükümetini de bitirecektir. Bölge ve ülke koşulları ve güçler dengesi dikkate alındığında, DTP’nin “ya hep beraber kazanacağız ya da birlikte kaybedeceğiz” tespiti, sadece hükümete değil, Kürt ve Türk emekçilerine yapılmış bir çağrı olarak değerlendirilmeli ve dikkate alınmalıdır.
|