EZİLENLER KENDİ “AÇILIMLARINI” YAPIYOR PDF
AddThis Social Bookmark Button

İşçi Demokrasisi Sayı 91 Sayfa 2İktidar partisi AKP’nin adını “Açılımla Kandıranlar Partisi” olarak değiştirmek gerekiyor. Siyasi iktidar, emekçilerin, Kürtlerin, Alevilerin sorunlarına sahip çıkıyor görünüyor, onların kulağına hoş gelen sözleri dilinden düşürmüyor, hatta sorunları çözmek için “açılımlar”, “çalıştaylar” gerçekleştiriyor. Ancak sorunlar olduğu yerde duruyor, emekçilerin ve ezilenlerin talepleri karşılanmıyor.

Hükümet bunları yaparken, ezilenlerin ve sömürülenlerin sözcülerini, temsilcilerini ve örgütlerini dışlıyor. Onları kötülüyor, etkisizleştirmeye ve tasfiye etmeye çalışıyor. Örneğin DTP’ye ve KESK’e siyasi ve hukuki saldırılarda bulunuyor. Bir yandan onları yasaları çiğnemekle ve sorunların çözümüne engel olmakla suçlarken, diğer yandan parti ve sendika yöneticileri hakkında hukuki soruşturmalar başlatıp, hapse attırıyor. Alevi toplum önderlerini ise, siyasi çıkarları için toplumu kullanmakla suçluyor. Aslında siyasi iktidar, emekçilerin ve ezilenlerin sorunlarını kendi siyasi çıkarları için kullanıyor. Bir yandan kitlelere umut verirken diğer yandan onların örgütlülüklerini dağıtıp, kendisine bağlamaya çalışıyor. Sorunları çözecekmiş umudu yaratıp, muhalif kitlelerin taleplerini kendi siyasi programı içinde eritmeye ve bu şekilde muhalif kesimlerin siyasi desteğini almaya uğraşıyor. Böylece hem kendi kitle tabanını genişletmeyi hem de onların bağımsız eylem ve örgütlenmesini dağıtmayı hedefliyor.
Hükümette laf çok ama icraat yok. Muhalif toplumsal kesimler  “lafla peynir gemisinin yürümediğini” görüyor ve “kendi göbeklerini kendileri kesmek” üzere harekete geçiyorlar. Kendi örgütlerinin öncülüğünde kitlesel eylemler gerçekleştirerek, siyasi iktidara güvensizliklerini haykırıyor ve taleplerini bir kez daha dile getiriyorlar. Kamu emekçileri son on yılda ilk kez bu kadar kitlesel olarak iş bırakıyor ve meydanlara dökülüyor. Alevi örgütleri yüz binlerce kişinin katıldığı bir mitingle taleplerini bir kez daha siyasi iktidara ve kamuoyuna duyuruyor. Kürtler, DTP öncülüğünde ülke çapında geziler düzenleyerek, bir yandan Kürt sorunun barışçı siyasi çözümü yönündeki iradelerini bir kez daha duyuruyor diğer yandan hükümetin “açılım” sürecindeki ikiyüzlülüğünü kitlelere teşhir ediyor.

“KÜRT AÇILIMI” BİR DEVLET PROJESİDİR


“Kürt Açılımı” olarak başlayıp “Demokratik Birlik Projesi”ne dönüşen sürece ilişkin iki temel gerçeği bir kez daha vurgulamak gerekiyor. Birincisi, bu proje bir devlet projesidir. Ne AKP’nin tek başına üretip uygulamaya çalıştığı bir süreçtir ne de ABD emperyalizminin hükümetin eline tutuşturduğu bir planın hayata geçirilmesidir. Hemen tüm devlet kurumlarının üzerinde uzlaşma sağladığı, emperyalist ülkeler ve Irak Kürt Yönetimi tarafından da desteklenen bir proje söz konusudur. İkincisi, bu proje ile bağımsız Kürt hareketi ve örgütlenmesinin zayıflatılıp, tasfiye edilmesi hedeflenmektedir. Böylece, Kürtlerin AKP eliyle yeniden sisteme eklemlenmesi ve devlete bağlanması amaçlanmaktadır. Bu projede CHP ve MHP’ye “cellât” rolü verilmiş, AKP ise “rahip” rolüne soyunmuştur. Kürtler ve DTP’nin “cellât” ile korkutularak “rahip”e sığınması sağlanmaya çalışılmaktadır. Kısacası Kürtlerin “ölümle korkutulup sıtmaya razı olmaları” yani devlet tarafından verilen kimi hak kırıntılarıyla yetinmeleri arzu edilmektedir.

AKP Hükümetinin politik tutumu da bunu gerçekleştirmeye yöneliktir. Başbakan Erdoğan konuşmalarında “Sizin hiç evladınız öldü mü? Hiç köyleriniz boşaltıldı mı?”diyerek, “damardan girip” Kürtlerin duygularına sesleniyor. Diğer yandan, İzmir’de DTP’ye yönelik faşist saldırıda, saldırganları değil DTP’yi suçluyor, saldırıyı meşrulaştırıyor. Bunun anlamı şudur: “Kürtlere evet ama temsilcilerine hayır”. Bir yandan Kürtleri kafeslemeye çalışırken diğer yandan Kürtlerin siyasi temsilcilerine saldırıyor ve onları tasfiye etmeye çalışıyor. Aralık ayı bu bakımdan kritik gelişmelere gebe görünüyor. Mahkeme, dokunulmazlıklarını hiçe sayarak, DTP’nin kimi “şahin” milletvekilleri hakkında “zorla getirilme” kararı verdi. Bunun Aralık ayı sonunda yapılacak duruşmalar için uygulanması gerekiyor. Bu durum gerilim yaratmaya adaydır. Ayrıca Abdullah Öcalan’ın cezaevi koşullarının, iyileştirme adına yapılan değişiklerle, daha da kötüleşmesi diğer bir gerilim kaynağıdır. O nedenle Kürtler tarafından zaten kuşku ile karşılanan “açılım sürecinin” ciddi bir darbe alması ve Kürtler ve siyasi temsilcileri ile hükümet ve devlet arasındaki ilişkilerin hızla kötüleşmesi muhtemeldir. Devlet projesinin iflas etmesine yol açacak bu tür bir gelişme önemli siyasi sonuçlar yaratabilir. 

SES ÇOK GÖRÜNTÜ YOK


Hükümet Alevileri okşayacak sözler etmekten de geri durmuyor. Özellikle CHP’nin Dersim Katliamını savunur bir duruş sergilemesinin ardından, Başbakan, Çorum, Maraş ve Sivas katliamlarını da keşfetti! Bunu ancak şimdi keşfetmesinin ardında CHP’ye tepki duyan Alevilerin oylarını kazanma kaygısı yatıyor. Başbakan bu katliamları keşfediyor ancak bunların unutulmamasını sağlayacak bir sembol olarak, Madımak Otelinin müze haline getirilmesi yönündeki basit bir talebi yerine getirmiyor. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin, din dersi öğretiminin okullarda zorunlu tutulamayacağı yönündeki kararına karşın, bunun gereğini yerine getirmiyor ve Alevilere Sünni İslam’ın öğretilmesini dayatıyor. Yine Alevilerin Cem evlerinin statüsüne resmiyet kazandırılması yönündeki talebine de kulaklarını tıkıyor. Hükümet bir dizi Alevi Çalıştayı düzenleyerek “tribünlere oynuyor” ancak Alevilerin en sıradan talepleri için parmağını oynatmıyor. Bunları yapmadan, birkaç Alevi yazar ve toplum önderini yanına çekerek, koskoca bir toplumu kazanabileceğini sanıyor. Ama Alevi toplumu yüz binlerle meydanlara iniyor ve önderleri aracılığıyla taleplerini bir kez daha dile getiriyor ve siyasi iktidara olan güvensizliğini haykırıyor.

Benzer durum emekçiler için de geçerli.  İş lafa geldiğinde Başbakan bir dönem İETT’de SSK’lı olarak çalışmasını öne çıkararak kendisinin de emekçi olduğunu kanıtlamaya çalışıyor. Hükümet, “ben işçimi memurumu enflasyona ezdirmem” diyor ama krizin yükünü onların sırtına yıkmaktan başka bir şey yapmıyor. Milyonlarca işsize rağmen “kriz bizi teğet geçti” demekten geri durmuyor. Uluslararası kuruluşların hukuki açıdan bağlayıcı olan kararlarına karşın, kamu emekçileri için serbest toplu sözleşme ve grev hakkını kabul etmemekte direniyor. Bir orta oyununa dönüşen toplu görüşme sürecinde, Uzlaştırma Kurulunun yıllık %4 artı %4 lük ücret artışını bile kamu emekçilerine çok görüyor. Bunun üzerine kamu emekçileri son yıllarda görülmemiş bir kitlesellikte iş bırakıyor ve meydanlara dökülüyor. Bu durumdan tedirgin olan sözde emek yanlısı hükümet ise, emekçileri tehdit etmekten kaçınmıyor.

Hükümetin “açılım” vaatlerinden umudunu kesen emekçiler ve ezilenler hızla siyasi iktidardan uzaklaşıyor ve taleplerini elde etmek için mücadeleye atılıyor. Kendi “açılımını” kendisi yapıyor. Haklarını kazanmanın yolunun kendi mücadelesinden geçtiğinin bilincine her geçen gün daha fazla varıyor. Gelinen noktada bu mücadeleleri daha da büyütmek ve birleştirip ortak bir kanala akıtmak gerekiyor. Kazanmanın yolu buradan geçiyor.

 

Yazı Dizisi

TÜRKİYE İŞÇİ SINIFI TARİHİNE KISA BİR BAKIŞ (9)

1989-1991: HER YERDE DİRENİŞ, HER YERDE EYLEM
1989 yılına gelindiğinde, işçilerin gerçek ücretleri dibe vurmuş, yoksullaşma had safhaya ulaşmıştı. ANAP-Özal iktidarı süresinde hak kayıpları, 12 Eylül dönemini bile kat kat aşmıştı. Bu durum, kamu emekçileri(memurlar) ve öteki çalışanlar için de geçerliydi.  1989 yılı, 600 bin kamu kesimi çalışanının toplu sözleşme yılı olması yanında, ülke çapında yerel seçimlerin yapılacağı, dolayısıyla, siyasi iktidarın kamuoyu desteğinin test [ ... ]


Türkiye İşçi Sınıfı Tarihine Kısa Bir Bakış