|
SAYI: 85 (Haziran 2009)
|
Son haftalarda Kürt sorununa ilişkin olarak yaşananlar kafa karışıklığı yaratacak cinsten. Bir yandan Cumhurbaşkanı Gül, Kürt sorununun çözümünde kaçırılmaması gereken tarihi bir fırsat yakalandığını belirterek, “iyi şeyler olacak” açıklamasında bulunuyor. Diğer yandan geleneksel olarak, soruna ilişkin her türden açılıma karşı sert bir tutum takınan CHP Genel Başkanı Baykal, söylemini yumuşatıyor ve “çözüm”den söz etmeye başlıyor. Geçmişte inkâr ve imhayı öngören resmi yaklaşımın amigoluğunu yapan medyanın kalemşörleri siyasi çözümü tartışmaya başlıyor. Bütün bunlar bir araya gelince kamuoyunda, Kürt sorununda barışçı siyasi çözüme çok yaklaşıldığı yönünde bir hava yaratılıyor.
Ancak diğer yandan, askeri operasyonlar hız kazanıyor. Çatışmalarda ölen asker ve gerilla sayısı hızla artıyor. Bir yandan DTP’nin kitle tabanına yönelik tutuklama kampanyası sürer, hapse atılanların sayısı üç yüzü aşarken, diğer yandan DTP’li milletvekilleri etrafında yargı kıskacı oluşturuluyor. Dokunulmazlıkları hiçe sayılarak, geçmişte yaptıkları konuşmalar nedeniyle haklarında açılan davalar sürdürülüyor. Polis tarafından götürülme tehdidiyle mahkemeye ifade vermeleri isteniyor. “PKK Operasyonu” adı altında, KESK Genel Merkezi basılıyor ve onlarca sendika yönetici ve üyesi gözaltına alınıyor. Bu arada Başbakan Erdoğan ve yardımcısı Bülent Arınç’ın açıklamaları, hükümetin Kürt sorununa ilişkin bir çözüm planı olmadığını ortaya koyuyor.
Bu makaleyi tavsiye et... |
|
Devamını oku...
|
|
|
SAYI: 85 (Haziran 2009)
|
Koruculuk sistemi, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da her türden gericiliğin ve şiddete dayalı egemenliğin devlet adına sürdürülmesini sağlayan bir yapılanmadır. 1986 yılında Turgut Özal ve Kenan Evren döneminde PKK’ye karşı kurulan koruculuk sistemi, kısa zamanda bir suç mekanizmasına dönüştü. Terörle mücadele adı altında bölge halkı kullanılarak bir sistem haline getirilen koruculuk, giderek halk üzerinde terör estiren bir teşkilat halini aldı. Resmi rakamlar korucuların üçte birinin köy yakma, ırza geçme, cinayet, kız kaçırma, gasp, kaçakçılık, uyuşturucu trafiği dahil 60 çeşit suçtan kovuşturulduğunu söylüyor. Kovuşturulmayan suçlar ve suçlular rakamlara dahil değil.
Bu makaleyi tavsiye et... |
|
Devamını oku...
|
|
|
SAYI: 85 (Haziran 2009)
|
Dünyada ve Türkiye’de yaşanan ekonomik krizin nedeni izlenen politikaların yanlış olması değildir. Bu yüzden, “doğru politikalar izlenseydi kriz olmazdı” ya da “doğru politikalar izlenirse kriz aşılır” demek kapitalist sistemi hiç anlamamaktadır. İşçi sınıfını sistem içi çözümlere mahkum etmektir. Kapitalist toplumda krizler izlenen yanlış politikalardan değil sistemin kendisinden kaynaklanır. Dolayısıyla sistem aynı kaldığı müddetçe krizlerin sonu gelmez. Bir kriz biter, onu bir başkası izler. Eğer gerçekten krizden kurtulmak isteniyorsa, kapitalizmden kurtulunmalıdır. Kaldı ki, kriz karşısında izlenen politikaların hangisi doğru hangisi yanlış, bu da sınıf çıkarlarına göre değişir. Burjuvazi için doğru olan politikalar işçi sınıfı için yanlıştır. Emek düşmanıdır. Bunun tersi de doğrudur. Özcesi, şu ya da bu politikalar sınıf mücadelesinin basıncı altında belirlenir ve krizin emek ya da sermaye lehine yönetilmesi anlamına gelir.
Bu makaleyi tavsiye et... |
|
Devamını oku...
|
|
|
SAYI: 85 (Haziran 2009)
|
250.000 üyesi, on binlerce aktivisti ile Türkiye işçi sınıfının yüz akı olan KESK, 28 Mayıs’ta polis tarafından basıldı. Birçok üye ve yöneticisi gözaltına alındı. Emniyet güçleri ve burjuva medya ağızbirliği etmişçesine; bu baskını sanki yüz binlerce üyesi olan, milyonlarca işçi ve emekçinin haklı olarak sempatisini kazanmış yasal bir sendikaya yapılan bir saldırı değil de yasadışı bir örgüte yapılan bir baskınmış gibi göstermek için elinden geleni yaptı.
Bu makaleyi tavsiye et... |
|
Devamını oku...
|
|
|
SAYI: 85 (Haziran 2009)
|
Meha Tekstil işçilerinin direnişi 75. günde kazanımla sonuçladı. Tazminatsız işten atıldıkları için 2 ay boyunca kararlı ve etkili bir direniş sürdüren Meha işçilerinin eylemleri sonuç verdi. İşçilerin fason üretim yaptıkları LC Waikiki firması, işçilerin alacaklarının % 65 ini ödemeyi kabul etti. Nitekim işçiler açısından direnişin odağında LC Waikiki bulunuyordu.
Meha Tekstil LC Waikiki için fason üretim yapan 250 firmadan sadece biriydi. Bu firmalarda yaklaşık 20 bin işçi çalışıyor. 117 işçinin çalıştığı Meha Tekstil de bu işyerleri arasındaydı.
Bu makaleyi tavsiye et... |
|
Devamını oku...
|
|
|
SAYI: 85 (Haziran 2009)
|
Ekonomik krizin acıları günden güne artıp ocaklar yıkarken, başta başbakan olmak üzere tüm yetkililer olanları sesiz sedasız izlemekle yetindiler. Görmezden geldiler, inkar ettiler. Krizin asıl sorumlusu olan patronlar krizin faturasını işçilere kesmek için bin bir takla atarken, arkalarında her zaman işçi düşmanı hükümeti ve bu kirli sistemin sibobu olmuş sendikaları bulmuştu. Şimdi de patron örgütleri birleşmiş yanlarına esnaf odalarını “yandaş” sendikaları toplamış krizden çıkış yolunu bulmuşlar.
Bu makaleyi tavsiye et... |
|
Devamını oku...
|
|
|
SAYI: 84 (Mayıs 2009)
|
İş lafa geldiğinde, Başbakan sık, sık “milli iradeye” saygıdan söz eder. Ama Kürt halkı seçimlerde devlet ve hükümetin Kürt politikasını elinin tersiyle itip, kendi siyasi temsilcisi DTP’yi bölgede birinci parti yaparsa, bu irade geçersizdir. Hemen DTP’ye yönelik operasyonlar başlar, yüzlerce parti yöneticisi ve aktivisti hapse atılır. Yani halk iradesi Başbakan ve partisinden yana oluşursa meşrudur, karşısında ise geçersizdir: Tam bir ikiyüzlülük!
29 Mart yerel seçimlerinde Kürtler “kimlik siyasetini” öne çıkardılar; her türlü baskı ve rüşvete rağmen iktidar partisini reddedip kendi partilerini öne çıkardılar. Bu durumda siyasi iktidarın iki alternatifi vardı. Ya Kürt halkının iradesini kabul edip, Kürt sorununun çözümü için DTP ile görüşecek ya da bu iradeyi tanımayıp inkâr ve imha politikasını yoğunlaştırarak sürdürecekti. Genelkurmay sözcüsünün basın toplantısında ifade ettiği gibi, devlet, bölgedeki seçim sonuçları üzerinde kısa bir süre “düşünüp” ikinci yolu tercih etti. Geleneksel inkâr ve imha politikası gereği DTP’ye operasyon başlattı ve yüzlerce partiliyi hapse attı.
Bu makaleyi tavsiye et... |
|
Devamını oku...
|
|
|
SAYI: 84 (Mayıs 2009)
|
|
İşçi sınıfının direnerek kazandığı her mevzi sınıf mücadelesi açısından anlamlıdır. Atılan adım bugün için küçük ve önemsiz görünse bile, kazanımın ortaya çıkaracağı ruh ve bilinç, yarın daha büyük atılımlar için kıvılcım olacaktır. Yıllardır süren zorlu bir mücadele sonucu bu yıl Taksim’de yapılan 1 Mayıs kutlamasını bu anlayışla ele almak gerekir.
Önceki yıllarda olduğu gibi bu yıl da 1 Mayıs’ın ana gündemi Taksim meselesiydi. DİSK ve KESK gibi işçi sendikalarının kararlı duruşu sayesinde, birçok eksik ve zaafa rağmen, işçiler bu yıl Taksim’e çıkmayı başardı. 2007’den sonra daha kalabalık ve düzenli bir halde Taksim’de bir araya gelen işçiler, 1 Mayıs’ı büyük bir coşkuyla kutladı.
Şişli’deki DİSK binası önünden yürüyüşe başlayan ana kortej, polis engeline rağmen katılabilenlerle büyüyerek Taksim’e kadar ulaştı. Yürüyüş sırasında, önceki yıllardaki gibi yine polis şiddeti vardı. Şişli’den Taksim’e doğru yürüyen korteje katılmak isteyen işçilerin çok büyük bir kısmı polis tarafından engellendi. Sadece yürüyüş kortejinin bulunduğu yol değil, Taksim’e çıkan tüm ara sokaklar, en ücra köşeler dahi polis barikatlarıyla kapatılmıştı. Bu barikatların hepsi alana ulaşmaya çalışan işçiler tarafından zorlandı. Fakat işçiler yine “ölçüsüz” polis terörü ile karşılaştı. 108 kişi gözaltına alındı, yüzlerce işçi yaralandı.
Gün boyunca Taksim’e ulaşmak için binbir yolu deneyen, Taksim’e çıkan her sokakta polis barikatlarını zorlayan, copa, gaza, panzerlere direnen ve yılmayan işçiler, Türkiye işçi sınıfının mücadele tarihine yeni bir sayfa eklediler.
Bu makaleyi tavsiye et... |
|
Devamını oku...
|
|
|
SAYI: 84 (Mayıs 2009)
|
29 Mart yerel seçimlerinden oy kaybına uğrayarak çıkan AKP, yeni iç ve dış siyasi gelişmelerin etkisiyle, yönetmekte zorlanıyor. Bu gelişmeler karşısında oy kaybının getirdiği kırılganlık daha da artıyor. Bir yandan ekonomik krizin etkisini arttırarak sürdürmesi, toplumsal muhalefeti büyütürken, diğer yandan büyük sermayenin, hükümet üzerindeki, İMF ile bir an önce anlaşma imzalanması yönündeki baskısı artıyor. Ergenekon operasyonunun son dalgası, hükümete karşı orta sınıf muhalefetinin daha da genişlemesini getirirken, DTP’ye karşı başlatılan geniş çaplı operasyon, Kürtlerin muhalefetinin şiddetlenmesine yol açıyor.
Dış politikada ise, ABD emperyalizminin yönlendirmesiyle, Kafkasya’da siyasi etkinliğini arttırmak için attığı adımlar yeni sorunlara yol açıyor. Ermenistan ile yakınlaşmaya çalışırken, bölgedeki başlıca müttefiki Azerbaycan ile ilişkileri geriliyor. Hükümet “kaş yapayım derken göz çıkarıyor.” KKTC’de yapılan milletvekili seçimlerini, bürokratik sınıfın Adadaki uzantısı olan, Kıbrıs sorununda çözümsüzlüğü ve mevcut durumun korunmasını savunan UBP’nin kazanması, hükümetin AB ile ilişkilerinde sorunları büyütme potansiyeli taşıyan bir gelişme olarak görülüyor.
Kısacası, hükümetin kitle desteği zaten azalmışken, mevcut siyasi sorunlar daha da derinleşiyor ve bunlara yenileri ekleniyor. Bu gelişmeler ülkede siyasi istikrarı sarsıyor ve hükümetin ülkeyi yönetmesini daha da zorlaştırıyor.
Bu makaleyi tavsiye et... |
|
Devamını oku...
|
|
|
SAYI: 84 (Mayıs 2009)
|
2821 sayılı Sendikalar Kanunu ve 2822 Toplu İş Sözleşmesi, Grev ve Lokavt Kanunu’nda değişiklik yapılmasına dair kanun tasarısı ile ilgili çalışmalar 2001 den bu yana AB ye uyum sürecinin en hassas noktalarından biri olarak AKP hükümetinin önünde duruyordu. Ancak bu güne kadar defalarca gündeme gelmesine veya taraflar arasında tartışmaya açılmasına karşılık üzerinde bir türlü uzlaşmaya varılamadı. Geçen senenin mayıs ayında meclis gündemine de getirilen yasa teklifi işverenlerin baskısı ile yasalaşmadı ve bu güne kadar meclis genel kuruluna gelmeden bekletildi. Ancak AB nin birinci öncelikli reform olarak bildirdiği ve müzakerelerde ‘Sosyal Şart ve İstihdam’ başlığını taşıyan 19 faslın açılması için önkoşul olan yasa değişikliği artık bekletilemez duruma geldi. Artık kaçacak yeri kalmayan hükümet yasa teklifini yeniden gündemine aldı. Bu defa meclisten de geçireceğe benziyor.
Bu makaleyi tavsiye et... |
|
Devamını oku...
|
|
|
SAYI: 84 (Mayıs 2009)
|
Artık krokiler define değil silahların yerini gösteriyor. Adı çeşitli sol basında birçok faili meçhul cinayette zikredilmiş kimseler gözaltına alınıyor, sorgulanıyor. Kulakları bu toprağın seslerine kapatılmış halkım ise adını yeni yeni duyduğu bu kişileri, onların karanlık dünyasıyla bağdaştırmakta epey zorlanıyor. Uzun metrajlı bir film izler gibi haberlerini takip ediyoruz; davacı mı yoksa davalı mı düzmece bir senaryonun parçası diye. Kolay değil, yılların karanlığını bir dava ile aydınlatmak gibi bir iddia akla mantığa uygun değil. Çünkü Türkiye bu davaya hazır değil. En ufak bir demokrasi mücadelesinin copla, biber gazıyla, plastik mermilerle püskürtüldüğü, aylarca yıllarca süren davalarla insanların hak aramaya pişman edildiği, hak ettiği ücreti istediği için patronunun karşısına çıkan işçinin terörist bile ilan edildiği bir toplumda yaşıyoruz. Pekiyi bizler hak aramak nedir, demokrasi nedir bilemezsek eğriyle doğruyu nasıl ayırt edebiliriz?
Bu makaleyi tavsiye et... |
|
Devamını oku...
|
|
|
SAYI: 84 (Mayıs 2009)
|
Antalya emniyet müdürlüğünün geçen ay açıkladığı yeni program, George Orwell’ın 1984 isimli ünlü romanının anımsattığı korku imparatorluğu günlerinin habercisi. George Orwell, mutlak kontrol ve baskı ile iktidarı elinde tutan despotik devleti, insanların yaşam alanlarının her köşesine yerleştirilmiş kameralar olan, insanların attığı her adımın, sarfettiği her sözün resmî makamlarca nasıl izlenip, arşivlendiği anlatılmaktaydı söz konusu romanda.
Bu makaleyi tavsiye et... |
|
Devamını oku...
|
|
|
SAYI: 83 (Nisan 2009)
|
29 Mart yerel seçimlerinden çıkan sonuçlar, AKP’nin halk desteğinin azaldığını ortaya koydu. Ülke siyasi hayatına girdiğinden bu yana her seçimde oylarını arttıran ve yaklaşık yedi yıldır iktidarda bulunan AKP, ilk kez bu seçimlerde oy kaybetti. Ancak buna rağmen halen açık ara birinci parti ve kendisini izleyen iki muhalefet partisinin toplamı kadar oy desteğine sahip. Bu durum AKP’den kaçan oyların gideceği güvenilir bir partinin bulunmadığını göstermektedir. Burjuva siyaseti bir temsil krizi riski ile karşı karşıyadır. Seçimlerden önce yapılan bir anket, halkın yarısının, hiçbir partinin ülke sorunlarını çözeceğine inanmadığını ortaya koymuştur. Seçim sonuçları da bu tespiti doğrulamaktadır. AKP, halk tarafından şimdilik “kötünün iyisi” olarak görülmektedir. Bu durumun burjuva siyaset arenasında yeni siyasi arayış ve girişimlere yol açması beklenmelidir. Bu arayış ve girişimler, yeni siyasi oluşumların ortaya çıkması biçiminde görüleceği gibi, mevcut partilerde programatik ve yapısal değişiklik biçiminde de ortaya çıkabilecektir.
Seçim sonuçlarının burjuva siyasetinde yarattığı ikinci kriz, Kürt coğrafyasında DTP’nin birinci parti haline gelmesidir. Artık burjuva siyasi çerçevesi Kürtleri şemsiyesi altına alamamaktadır. Bu durum, devletin Kürt sorununda eski ve klasik politikalarını daha uzun süre sürdüremeyeceğini göstermektedir. Bölgede seçimler sonucu ortaya çıkan siyasi tablo, şimdiye kadar görülmek istenmeyen kimi gerçeklerin kabullenilmesini ve yeni açılımları dayatacaktır. Bu da burjuva siyasetinin zorlanacağı ikinci temel noktadır.
Bu makaleyi tavsiye et... |
|
Devamını oku...
|
|
|
SAYI: 83 (Nisan 2009)
|
İki üç ay önce, bir Pazar günü sabah sabah arkadaşımdan bir telefon aldım. Telefonun ucundaki ses telaşlı bir ifadeyle, o gün öğleden sonra yaklaşık 50-60 kadın toplantı yapacağımız büronun suyunun kesildiğini anlatıyordu. “Nasıl olur biz su parasını hiç aksatmadan yatırıyorduk?” diye sordum ve arkadaşım hemen ekledi; “Su saatini söküp, yerine kontörlü saat takmışlar. Kart alıp kontör doldurtmamız lazımmış”. Kim yapmış, ne zaman yapmış, neden böyle olmuş, hiçbir şey bilmiyorduk. Günlerden Pazardı, her yer kapalıydı ama öğlene kadar elli kadına ve çocuklara yetecek kadar su bulmamız lazımdı. Çay için, içmek için, tuvalete dökmek, el yıkamak için su mutlaka lazımdı. Neyse bizim mahallede içme suyu bidonlarını evlere taşıyan ağabey birkaç bidonu ödünç vermeyi kabul etti. Bidonları evden doldurup büroya götürdüm ve az çok işimizi gördük.
O günlerde meselenin ne olduğunu pek iyi kavrayamamıştım. Elbette ki bizlere hiç sorulmadan su saatinin kontörlü saatle değiştirilmesi, kullandıktan sonra ödemek yerine, neden henüz kullanmadığımız suyun parasını peşin peşin ödememiz gerektiğini garipsemiştim. Ancak tehlikenin farkında değildim.
Bu makaleyi tavsiye et... |
|
Devamını oku...
|
|
|
SAYI: 83 (Nisan 2009)
|
Geçen ay içinde, Celal Talabani ve Abdullah Gül’ün karşılıklı ziyaretleri ve Talabani’nin “PKK, ya silah bıraksın ya da Irak’ı terk etsin” yönündeki açıklamaları, önümüzdeki aylarda Irak Kürdistanı’nda bir “Kürt Konferansı” toplanacağı haberleriyle birleşince, Kürt sorununa ilişkin siyasi tartışmalar yoğunlaştı. Özellikle AKP hükümetine yakın siyasi çevreler ve kimi liberal yazarlar, ABD-Türkiye-Irak Kürt Yönetiminin işbirliği ile Kürt sorununun çözümüne yönelik olarak, ana unsuru PKK’nin silahsızlandırılması olan, bir ABD planının devreye sokulacağını iddia ediyorlar.
Bu iddiayı ortaya atanlar, eğer özel olarak manipüle edilmiş değillerse, kendi niyet ve arzularını ortaya koymaktan öte bir şey yapmıyorlar. Çünkü gerçekte, ABD’nin bir “Kürt Planı” yok. ABD politikasının Türkiye’nin Kürt sorununu çözme gibi bir gündemi de yok. Kürt sorunu, ABD için esas olarak, Türkiye ile arasındaki bir diplomatik sorun oluşturması bakımından önem taşımaktadır. Yani ABD bölge politikalarına ilişkin Türkiye’den yeni bir şeyler istediğinde, “Ama ne olacak bu PKK sorunu? Sizin denetiminizde (işgalinizde) bulunan topraklardan bize saldırılar yapılıyor, ülkenin ve halkın güvenliği tehdit ediliyor” itirazıyla karşılaşıyor. Kısacası ABD’nin, Kürt sorununun barışçı, adil ve demokratik çözümü gibi bir derdi, sorunu yok. Onun esas derdi, Türkiye’nin bu itirazlarının ortadan kaldırılması ve ABD’nin bölge politikalarında daha fazla rol üstlenecek tarzda “elinin serbest kalmasıdır”.
Bu makaleyi tavsiye et... |
|
Devamını oku...
|
|
|
SAYI: 83 (Nisan 2009)
|
Ekonomik kriz, kapanan işletmeler, küçülen fabrikalar ve gün geçtikçe büyüyen işsizler ordusu ile daha fazla hissedilir oldu. Hükümet ÖTV indirimleriyle fabrikaların stoklarını bir nebze olsun eritme gayretiyle piyasayı biraz hareketlendirmeye çalışırken, sermayeye krizden çıkış yolları arıyor. Fakat ücretli çalışanlara, işsizlere yönelik bir ekonomik plan halen yok. Bizlerden kesilen vergiler patronlara kâr olarak geri dönüyor.
Başbakan “Kriz teğet geçecek” gibi hiçbir gerçeklikle bağdaşmayan açıklamalar yaparken kabinesindeki bakanlar da ondan aşağı kalmıyor. Ekonomiden sorumlu bakan Mehmet Şimşek Eskişehirli işverenlerin bir toplantısında işsizliğin nedenini şöyle buyurdu:
“İşsizlik oranı niye artıyor biliyor musunuz? Çünkü kriz dönemlerinde daha çok iş aranıyor. Özellikle kadınlar arasında kriz döneminde işgücüne katılım oranı daha artıyor.”
Bu makaleyi tavsiye et... |
|
Devamını oku...
|
|
|
SAYI: 83 (Nisan 2009)
|
1 Mayıs yaklaşıyor. Yüz yılı aşkın bir zamandır işçi sınıfının bayramı, direnişin ve hak mücadelesinin bayrağı olan 1 Mayıs’a, bu yıl tüm dünya işçi sınıfı krizin gölgesinde girecek. Dünyanın birçok yerinde işçi sınıfı, krizin bedelini kendisine ödetmek isteyen burjuvaziye karşı çetin savaşlar veriyor, haklarını, kazanımlarını elinde tutmaya çalışıyor. Fakat ne yazık ki Türkiye işçi sınıfı için aynı şeyi söylemek güç. Krizin etkilerine karşı mitingler ya da kimi işyerlerinde direnişler olsa da, ne direnişler yaygınlaşıp başarıya ulaşıyor, ne de mitingler krize karşı mücadele programının bir parçası haline gelebiliyor.
Bu makaleyi tavsiye et... |
|
Devamını oku...
|
|
|
SAYI: 82 (MART 2009)
|
Yerel seçimler, her dönemde, kendi özelinin ötesinde bir anlam taşımış, siyasi barometre işlevi görmüştür. İktidardaki parti için güven oylaması anlamına gelirken, muhalefet partileri için ise kendi güçlerini ölçmelerine yarayan bir araç işlevi görmüştür. Yerel seçimlerin bu yönünün öne çıkması ya da arka planda kalmasında, siyasi konjonktür belirleyici olmuştur. Toplumsal huzursuzluğun ve sınıf mücadelelerinin yükseldiği koşullarda, yerel seçimler adeta bir genel seçim hüviyetine bürünürken, sistemin daha istikrarlı olduğu koşullarda ise yerel seçim olma özelliği belirleyici hale gelmiştir. Metropollerde ve büyük kentlerde halkın tercihlerinde genellikle siyasi eğilimler belirleyici olurken, küçük yerleşim yerlerine gidildikçe yerel özellikler, adayın kişiliği, öne çıkmaktadır. Yine İl Genel Meclisi seçiminde kullanılan oylar genellikle parti tercihlerini yansıtırken, Belediye Başkan seçimlerinde, adayların kişilikleri daha bir etkili olmaktadır.
Bu makaleyi tavsiye et... |
|
Devamını oku...
|
|
|
SAYI: 82 (MART 2009)
|
DTP Genel Başkanı Ahmet Türk’ün Dünya Anadil Gününde, Meclis Gurubundaki konuşmasını Kürtçe yapmasının, Meclis Başkanından hükümete, Genelkurmaydan çeşitli siyasi partilere kadar geniş bir çevrede tepkiyle karşılanması, devletin karakterini ortaya koyması açısından ibret vericidir. 1940 lı yıllarda Ankara Valisi, yazar Kemal Tahir’i makamına çağırarak sosyalist faaliyetlerinden dolayı uyarır ve ekler: “Sizin gibi baldırı çıplaklara ne oluyor? Bu memlekete komünizm lazım olursa onu da biz getiririz.” Bu söylem devletin yönetim anlayışını ortaya koymaktadır. Halkın her türlü bağımsız inisiyatifini engelleyerek, onu devlet iradesi ve politikasına tabi kılmak. Ülkeyi büyük bir kışla, halkı da asker olarak görmek. O nedenle sürekli işçi, emekçi ve ezilenlerin bağımsız hak mücadelesini önce bastırıp, dağıtmış; sonra da onu kendi denetimine alıp güdümlü hale getirmiştir. Örneğin, sendika kurma özgürlüğü yasalaştığında kurulan bağımsız sendikaları kapatmış, işçi önderlerini hapse atmış; ondan sonra da o dönemin iki burjuva partisi CHP ve DP’nin güdümünde sendikalar kurulmasına icazet vermişlerdir. Bu sürecin ardından da 1952 yılında Türk-İş ortaya çıkmıştır.
Bu makaleyi tavsiye et... |
|
Devamını oku...
|
|
|
SAYI: 82 (MART 2009)
|
Bu yıl da 8 Mart’ta sendikalardan, siyasi örgütlerden, partilerden gelen ve sendikal hakları için direnen kadınlar, krize karşı taleplerini haykırmak için alanlarda buluşuyor. Sokakları süsleyen rengarenk kortejlerle yürüyüşe geçip devletin ve sermayenin uygulamalarını sloganlarla, alkışlarla, kürsüden yapılan konuşmalarla protesto etmeye hazırlanıyor.
Kriz, ücretli çalışan, çalışmayan herkesi etkiliyor. İşten çıkarmalar devam ediyor, ücretler düşürülüyor, hayat pahalılığı ise günden güne artıyor. Medya bir yandan kriz yüzünden işini kaybetmiş, borçlarını ödeyemez duruma gelmiş ailelerin “ibretlik” durumlarını haber yapıyor. Bir yandan da “krizdeyiz” gibi bir yarışmayla bizlerle dalga geçer gibi 9.5 TL’ye nasıl 3-4 çeşit yemekli sofra kurulacağını, tutumlu davranarak krizin nasıl atlatılabileceğini gösteriyor. Hatta bu durumu 2-3 yıl sürdürürsek ev sahibi bile olabilirmişiz. Bu da krizin fırsata dönüştüğü an sanırım.
Bu makaleyi tavsiye et... |
|
Devamını oku...
|
|
|