2003 yılında hazırlandığı ileri sürülen darbe planları politik gündemi işgal ediyor. Bir yanda plan aşamasında kalmış olan bir darbe girişimi tartışma konusu olurken diğer yanda ülkede fiili bir darbe yaşanıyor. Demokratik siyasi yaşamın önde gelen özelliği olan, ülkenin halk tarafından seçilenler tarafından yönetilmesi ilkesini çiğnediğinden, demokrasilerde darbeye yer yoktur. Ama bugün bu kural, Kürtlerin seçilmişleri açısından işlemiyor. DTP, atanmış yargıçlardan oluşan, Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılıp, halk tarafından seçilmiş vekillerin milletvekillilikleri düşürülüyor. Seçilmiş belediye başkanları uyduruk gerekçelerle hapse atılıyor. Yine yasal platformda politika yapmakta iken, cezaevine doldurulan Kürt politikacıların sayısı binlerle ifade ediliyor. Bu toplumda askeri darbelere alışıldığından, “darbe” deyince, akla hemen askeri girişimler geliyor. Askeri darbeler gözden düşeli hayli bir zaman oldu. Klasik darbelerde birincil rol oynayan, silahlı ve üniformalı bir güç olan ordu devre dışı kalmıştır. Artık darbeler, daha inceltilmiş, daha bir “kitabına uydurulmuş” bir biçimde yapılıyor. Dokunulmaz kabul edilen “bağımsız”(!) yargı ve “kutsal” bir değer olan hukuk(!) kullanılarak gerçekleştiriliyor. “Post-modern darbelerde” kılıf olarak hukuk kullanılıyor, yargı kurumu devreye sokuluyor. Ama hâlâ geçmişte kalanlar bu gerçeği göremiyor. Bir yanda onlar “hayalet taşlarken”, diğer yanda gözlerden uzak darbeler icra ediliyor.
|
|
Devamını oku...
|
|
AKP Hükümeti ve Başbakanın korktuğu başına geldi. ‘Bıraksak yol olur’ dediği ve bastırmaya kalktığı Tekel direnişi henüz yeni tekeller yaratamadı, bunun için yeterli zaman olmadı ama işçi sınıfı içinde sınıfsal bakışın ve direniş ruhunun gelişmesine, birlik ve dayanışma eğilimlerinin güçlenmesine yol açtı.
Tekel direnişinin işçi sınıfı tabanında yarattığı basıncın ve mücadeleci sendikaların da etkisiyle sağ sendika bürokratları kendilerini Tekel direnişine sahip çıkmak zorunda hissetmeye başladılar. Tekel işçilerinin kararlı tutumu, uzlaşmacı devlet güdümlü sendikacıları da ister istemez işçilerden ve direnişten yana tutum almaya zorladı.
|
|
Devamını oku...
|
|
KCK örgüt üyesi oldukları gerekçesiyle Barış ve Demokrasi Partisi (BDP) üyelerine ve yöneticilerine dönük olarak başlatılan operasyon, gözaltı ve tutuklama dalgalarıyla arkası kesilmeden devam ediyor. Geçen yıl AKP hükümetince ilan edilen “Kürt açılımı”nın ardından, Kürt yoksularının üstündeki devlet terörü kendi deyimleri ile “12 Eylül’ün sıkıyönetim koşullarını aratmayacak” bir hale geldi.
Iğdır Belediye Başkanı BDP’li Mehmet Nuri Güneş’in de aralarında olduğu 10 kişi , sabaha karşı düzenlenen operasyonla PKK üyesi (artık KCK savcılar için yeterli olmuyor) oldukları iddiasıyla tutuklandı. Kelepçelenerek gözaltına alınan başkan, jandarma ve polis tarafından tartaklandı. 2009 yılında Iğdır’da DTP’nin seçimi kazanmasının ardından, Bakan Cemil Çiçek, DTP’nin belediyeyi almasını, “Ermenistan sınırına dayandılar” diyerek yorumlamıştı. Çiçek hem Ermeni düşmanı zihniyetini hem de ırkçı-şoven yüzünü göstermişti.
|
|
Devamını oku...
|
Dağlıca baskınında PKK tarafından esir alınıp daha sonra serbest bırakılan sekiz asker, Van Askeri Mahkemesinde yargılanıyordu. Mahkemenin askerler hakkında verdiği mahkûmiyet kararının gerekçesi geçtiğimiz günlerde açıklandı. Kurtuluş Savaşına göndermeler yapılan kararda, "Şartlar ne kadar olumsuz olursa olsun, açıklanan mevzuat hükümleri uyarınca, sanıkların şahsi tehlike korkusunu yenerek mücadelelerine devam etmeleri, silahlarını bırakarak teslim olmamaları gerektiği açıktır" deniyor. Yani askerlerin, aynı durumda olan her insanın yapacağı gibi, yaşamayı seçmesi askeri yasalara göre suç sayılıyor.
İlk duruşmada tutuksuz yargılanmalarına karar verilen askerler hakkında verilen kararda, ömür boyu hapis cezası istemiyle yargılanan er Ramazan Yüce 2 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırıldı. Uzman Çavuş Halis Çağan "göreve itaatsizlik" nedeniyle 1 yıl 8 ay ve erler Fuat Başoda, İlhami Demir, İrfan Beyaz, Mehmet Şenkul, Fatih Atakul ve Özhan Şabanoğlu da "görevi ihmal" suçlamasıyla 1 yıl 3 ay hapis cezası aldı.
|
|
Devamını oku...
|
İktidarıyla muhalefetiyle tüm burjuva partileri Tekel direnişinin karşısındalar. Öyle ki sadece eylem karşısında üstlendikleri rolleri ve kendilerini ortaya koyuş biçimleri farklı. Başta CHP ve MHP olmak üzere tüm burjuva muhalefet partileri, eylemin AKP’yi yıprattığının, Tekel işçilerinin kendilerine geniş bir kamuoyu sempatisi ve işçi kitle desteği yarattığının farkındalar. Hal böyle olunca eyleme açıktan karşı çıkmanın bir işe yaramayacağı partilerine siyasal bir getirisinin olmayacağının ayırtındalar. Bu yüzden eyleme açıktan karşı çıkmak yerine gerçek niyetlerini gizleme ihtiyacı duyuyorlar. Hepsi de sermaye dostu, işçi düşmanı olan bu partiler kendilerini tekel işçilerinden yanaymış gibi göstererek eylemi içten baltalamaya, hedeflerini daraltmaya, yayılmasını engellemeye ve direniş çizgisinden uzlaşma noktasına çekerek hareketi bitirmeye çalışıyorlar. Tüm burjuva medya uzlaşmadan dem vuruyor. Uzlaşmadan söz eden bu burjuva politikacılar ve akıl hocaları aslında zincirlerinden başka kaybedecek hiçbir şeyi kalmamış olan işçilerden belli ki yeni tavizler istiyorlar.
|
|
Devamını oku...
|
|
On yıllardır izlenen neo-liberal politikalar sonucu geriletilen ve deklase hale gelen işçi sınıfı, uzun bir durgunluk döneminden sonra yeniden ülke gündemine ağırlık koymaya başlıyor. Kamu çalışanlarının genel grevi, Tekel direnişi ve bunlara gelinceye kadar, hem de krize rağmen, yerellerde ortaya çıkan sayısız mücadeleler işçi sınıfının yeniden şekillenmeye başladığını gösteriyor. İşçi sınıfı içinde haklarını savunma eğilimleri, taban iradesi ve inisiyatifi gelişiyor. Tekel işçilerinin 50 gündür kara kışa ve onca baskıya karşın direnmeleri, sendika bürokrasisini de önlerine katarak mücadeleyi sürdürmeleri bunu doğruluyor.
|
|
Devamını oku...
|
|
Esenyurt Belediye işçileri yaklaşık 170 gündür, İtfaiye işçileri ise yaklaşık 40 gündür mücadelelerini sürdürüyorlar. İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve Esenyurt Belediyesinde çalışan işçilere AKP’li belediye yönetimleri hem haklarına hem de sendikal örgütlüklerine saldırdı. İşçiler belediye yönetimlerinin saldırıları karşı uzun soluklu bir mücadele başlattılar.
Belediye işçilerinin mücadelesi bugün ortaklaştırılıp, devam ettirilmeye çalışılıyor. İtfaiye ve Esenyurt işçilerinin ortak mücadelesi sınıf mücadelesi için çok önemli bir aşama. Belediye iş kolunda, aynı konfederasyonda örgütlü olan işçilerin mücadelelerini birbirinden ayrı gerçekleştirmesi, sendikal örgütlülüğün en büyük zaaflarından biriydi.
|
|
Devamını oku...
|
Haiti, deprem sonrasında ABD ordusu tarafından işgal ediliyor. 12 Ocak’ta yaşanan depremin ardından yardım bahanesiyle Haiti topraklarına çıkarma yapan ABD askerleri başkentin tümünü “ele geçirmiş” durumda. Depremle birlikte merkezi yönetimin çökmesi ve acizliğini fırsat bilen ABD askerleri havaalanları gibi birçok stratejik noktada kontrolü ele aldı.
Deprem nedeniyle 200 bine yakın kişinin hayatını kaybettiği, 1,5 milyon kişinin de evsiz kaldığı tahmin ediliyor. 7.0 şiddetindeki deprem, başkent Port-au-Prince ve çevresini yerle bir etti. Birçok kamu binası ile birlikte hastanelerin de yıkıldığı, ayakta kalanların ise hizmet veremez durumda oldukları belirtiliyor. Depremin üzeriden bir aya yakın zaman geçmiş olmasına karşın hala yaralılar tedavi edilemiyor. Yardım için gönderilen tıbbi malzemelerin ulaştırılmasında ve dağıtılmasında büyük sorunlar yaşanıyor. Depremden haftalar sonra yardım için bölgede bulunan Sınır Tanımayan Doktorlar Örgütü, hala testere ile ameliyat yapıldığını bildiriyordu. Diğer yandan milyonlarca insan, içme suyu ve yiyecek gibi yaşamın sürmesi için zaruri olan ihtiyaçlara hala ulaşamıyor. Gönderilen yardım malzemelerinin dağıtımı organize edilemiyor. Depremde sağ kalabilenler açlık ve hastalıklarla yüzyüze yaşamaya çalışıyorlar. Üstelik daha geçen sene Haiti’yi vuran kasırga 800 kişinin ölümüne ve binlerce evin yıkılmasına neden olmuştu. Halk daha bu felakettin etkilerinden kurtulamamışken daha büyük bir felaketle karşı karşıya kaldı. Haiti halkı bu koşullar altında yaralarını sarmaya çabalarken, ortaya çıkan siyasi boşluktan yararlanmak isteyen ABD, bölgedeki stratejik hedefleri doğrultusunda ülkeye asker yığmaya devam ediyor.
|
|
Devamını oku...
|
|
Geçtiğimiz aylarda yine bir tekstil işletmesi işçilerin başkaldırısına sahne oldu. Leke Jeans için iç pazara yönelik kot üretimi yapan ve 290 kişinin çalıştığı işyerinde işçiler, işverene ve müdürlere karşı ayaklandılar.
Bilindiği üzere tekstil sektörü güvencesiz, sendikasız, kayıt dışı çalıştırmanın en yaygın olduğu iş alanlarının başında geliyor. Esnek üretimden kaynaklı aşırı yoğun iş saatleri, fazla mesailer, düşük ücretler nedeniyle tekstil işçileri insani koşullardan çok uzak şartlar altında çalışmaya mahkum ediliyorlar. Bu şatlarda patronların servetlerine servet katan işçiler, patronlar tarafından aşağılanmaya, insanlık dışı muameleye maruz kalıyorlar.
|
|
Devamını oku...
|
Otuz ve daha fazla işçi çalışan işyerlerinde, altı ay ve daha fazla kıdemli belirsiz süreli iş akdiyle çalışan işçinin işine son verilmesi için, patron, işçinin yeterliliğinden veya davranışlarından ya da işletmenin, işyerinin veya işin gereklerinden kaynaklanan geçerli bir sebebe dayanmak zorundadır. İşçinin yeterliliğinden kastedilen, işçinin verimi, işte gösterdiği performanstır. Bunun düşüklüğünün ispatı, patronlar açısından hem çok zor hem de karmaşık bir süreç gerektirmektedir. Şöyle ki; mevcut İş Kanununda deneme süresine yer verilmiştir. İki aylık (toplu sözleşmelerle bu süre dört aya kadar uzatılabilmektedir)çalışma süresi, deneme süresi olarak öngörülmüştür. Patron bu sürede, işçinin işine yarayıp yaramadığını tespit edebilir, yaramıyorsa işçiyi, bildirimsiz olarak (ihbar tazminatı vermeden) işten çıkarabilir. Eğer deneme süresinden sonra da çalıştırmaya devam ediyorsa, işçi altı ayını doldurduktan sonra işçinin verimsizliğini ileri sürmek inandırıcı olmaz. Adama “madem işçinin verimi düşüktü neden deneme süresi içinde işten çıkarmadın?” diye sorarlar. Ancak işyerinde yeni bir teknolojinin uygulanmaya başlaması ve yeni makineler gelmesi vb. durumlarda, işçinin yeni teknolojiye uyumsuzluğu ve bu yüzden verim düşüklüğü söz konusu olabilir. Bu halde de işletme içi eğitim devreye girecektir. İşçi eğitime alınmalı ve uyum sağlaması için eğitilmelidir. Buna rağmen verim düşüklüğü devam ediyorsa bu durum, objektif ölçü ve kayıtlarla kanıtlanmalıdır. Aynı işi yapan diğer işçilerin performansı ile düşük verimlilikte çalışan işçinin üretim düzeyi, karşılaştırmalı olarak, belgelenmelidir. Bu durumda bile “iş akdinin feshinin son çare olması” ilkesi devreye girecektir. Buna göre işçiyi, işyerinde başka bir işe kaydırma olanakları değerlendirilmelidir. Bu da mümkün olmazsa, iş akdinin feshi, son çare olarak, düşünülebilir.
|
|
Devamını oku...
|
O DÖNEMDE İŞÇİ SINIFININ ADI YOKTU
Cumhuriyeti kuran egemen yönetici sınıfa göre ülkenin halkı “sınıfsız, imtiyazsız kaynaşmış bir kütle” idi. Yani, “işçi” bir toplumsal sınıfın adı değil, sadece diğerleriyle eşit bir meslekti. 1960 sonrasına kadar, ”işçi sınıfı” ibaresini kullanmak cezai yaptırım gerektiren bir suç olup, kullananın “komünistliğini” ortaya seriyordu. Hal böyle olunca, bu dönemde işçiler en temel haklardan yoksun bırakılmıştı. İşçilerin çalışma koşullarını belirleyen İş Kanunu, ancak Cumhuriyetin kuruluşundan 13 sene sonra, 1936 yılında çıkarılabilmiş ve 1937 yılında yürürlüğe girmiştir. Daha doğru dürüst uygulanmadan, savaş koşulları bahane edilerek, 1940 yılında çıkarılan “Milli Korunma Kanunu” ile askıya alınmış ve özellikle fazla çalışma, kadın ve çocukların çalıştırılması, çalışma saatlerine ilişkin hükümleri uygulanmamış; zorunlu çalışma şartı getirilmiştir. Haftada bir gün tatil hakkı 1924 yılında tanınmasına karşın; bu ücretsiz tatildi. Çalışılmayan resmi tatil günlerinde ücret alabilmek için 1951 yılını, ücretli yıllık izin hakkını kazanabilmek için ise 1961 yılını beklemek gerekecekti. Yine, işçilere hastalandıklarında ücretsiz bakım ve yaşlılıkta emeklilik aylığı almalarını sağlayacak olan SSK, ancak 1946 yılında kuruldu.
|
|
Devamını oku...
|
|
|